top of page
  • Abdulkadir Çelebioğlu

RİSALE-İ NUR NİÇİN SADELEŞTİRİLEMEZ? SADELEŞTİRME TEŞEBBÜSLERİ VE NURLARI NASIL ANLAMALIYIZ?

Güncelleme tarihi: 5 Eyl 2023

Bu yazımızda başlıktan da anlaşılacağı üzere üç konuyu ele alacağız ve bu başlıkları birbirleri ile harmanlayarak ortaya koymaya çalışacağız.


Öncelikle Risale-i Nur eserlerinin kendine has bir üslubu vardır. Bediüzzaman Hazretleri’nin tabiri ile “…bedi’, garip demektir. Benim ahlakım, suretim gibi; üslûb-u beyanım, elbisem gibi garipdir, muhaliftir.” (Bediüzzaman Said Nursî, Hutbe-i Şamiye, s. 101) Buradan da anlaşılacağı üzere Bediüzzaman Hz.nin “üslûb-u beyanı” yani “açıklama tarzı” gariptir. Ve bunu bizzat kendisi dile getirmektedir. Bu ifadelerine bir örnek ise şudur; “Hatta ‘evet, işte, şimdi, hemde, zîra, olan, şu, bu’ tekerrürleri sizin gibi beni de usandırıyor. Başkasının tashîhine de kat’iyyen razı olamıyorum. Zîra külahıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münasebet ve ülfet peyda etmiyor.” (Bediüzzaman Said Nursî, Asar-ı Bediiye, s. 302-303) Burada da Bediüzzaman Hz.nin cümlelerini değiştirenlerin sözlerine “razı olmadığı” ve “külahına püskül takmak” kabilinden olduğu anlaşılmaktadır.


Mesnevi-i Nuriye eserinin sonundaki “Nokta” Risalesi’nin başında ise “Sözlerin iyi anlaşılmıyor” diyenlere şöyle demektedir; “Bilirim ki kâh minare başında kâh kuyu dibinde konuşuyorum. Neyleyeyim zuhurat öyle.” (Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevi-i Nuriye, s. 245) Yani Bediüzzaman Hazretleri eserlerinin üslubu konusunda nasıl bir tarz izlediğini biliyor ve bunu bilinçli olarak kullanıyor. Yoksa her gelen bir düzetme yapayım, bir kelime oynayayım derse yirmi otuz sene sonraya elimizde “Risale-i Nur Külliyatı” diye bir külliyat kalmamış olacaktır. Çünkü yirmi otuz yıl olmadan bile dilimiz bozulmaya devam etmektedir. Ve sadeleştirmeyi savunanların mantığına göre bir sadeleştirme bir sonraki sadeleştirmeyi doğuracak ve elli yıl gibi bir süre bile olmadan ana metin buhar olup uçacaktır.


Mektubat eserinin Fihristinde geçen şu cümle ile de Bediüzzaman Hz. eserleri üzerinde tasarruf yapanlara gereken cevabı vermektedir; “Onlar ne hal ile yazılmış ise öyle kalması lâzım geliyordu. Sonradan tashih ve tanzim etmeye me'zun değiliz!” (Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, s. 488) Cümle yapısını değiştirip, kelimenin yerine başka kelime koyup veya başka türlü bir “tanzim ve tashih”e müellif yani yazar razı olmadığı gibi “me'zun değiliz!” diyerek kendisi de dahil iznimizin olmadığını belirtmektedir.


Bu konu ile ilgili üzerinde durup onlarca makale yazılabilir. Risale-i Nur eserleri üzerinde sadeleştirme yapmak isteyenler veyahut taraftar olanların unuttuğu husus; Risale-i Nur’un mânâ bakımından olduğu gibi üslûb bakımında da yüksek bir eser olduğunu göz ardı etmeleridir.


Son bir pasajı aktarıp, ardından geçmiş yıllar içerisinde Nurlardan sadeleştirme yapıp yayınlayan kişilerden alıntılar ile konuya bakış açısı kazandırmaya çalışacağız. Emirdağ Lâhikası’nda geçen bir lâhika mektubunda da; “Risale-i Nur, Türkçede lisan üzerinde de imam olacağı…” (Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası – 1, s. 99) ifade ediliyor. Evet, Risale-i Nur eserlerinin lafız ve üslûbunda da letafet (güzellik, yumuşaklık, latiflik, hoşluk), belağat (sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi), cezalet (Rekâketsiz ifade. Güzellik. Kelimeler, ince veya sert söylenişlerine göre; elfâz-ı cezle veya elfâz-ı rakika diye ikiye ayrılır. Elfâz-ı cezle: Söylenişte tatlılığı bulunan veya heybet, ululuk, çarpışma, korkutma, yıldırma ifâde etmeğe uygun kelimeler olarak ayrılır. Celâdet, sadme, kazanfer, çekâçek, dırahşân gibi.. Bu çeşit kelimelerle, söylenen ve yazılan ifâdelerde cezâlet var, denir.) ve bir çok hususiyet yani özellik bulunmaktadır. Kullandığım cümledeki üç kelimenin parantez içinde sadece kısa anlamlarını verdim ve görülüyor ki bir kelime ne kadar anlam ifade ediyor.


Bu girişime katılan bir çok kişi olmuştur. Ama biz hepsini değil dört tanesini ele alıp, yaptığı sadeleştirme örneği ile orijinal Risale-i Nur metnini kıyaslayarak “müsbet ve garazsız bir nazar ile konuyu tahlil” edeceğiz.


Konuyu tahlil edip, misalleri verdikten sonra en sonda da bu eserleri nasıl anlayabileceğimize dair Risale-i Nur eserlerinden bazı anektodlar düşeceğiz. Ve bu şekilde tesiri halk etmesini Allahu Teâlâ’dan bekleriz.


Konuya ilk önce Necip Fazıl Kısakürek’in, Büyük Doğu Dergisi’nde yayınlamak üzere yaptığı sadeleştirmeleri tahlil ile başlayalım.


Sadeleştirmesi şu şekilde;


“Kardeşlerim ve benim Kur’ân hizmetinde arkadaşlarım! Şüphesiz ki bilirsiniz, ayrıca da biliriz: Bu dünyada, hususiyetle uhrevî gayeden en mühim esas, en büyük kuvvet, en makbul şefaatçi, en sağlam dayanak noktası, en kısa hakikat yolu, en makbul dua, en kerametli vesile, en yüksek fazilet ve en saf kulluk tezahürü, ihlâstadır.” (Necip Fazıl Kısakürek, Bediüzzaman Said Nursî, s. 37)


Şimdi de orijinal metne bakalım;


“Ey âhiret kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur’aniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz: Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas en büyük bir kuvvet en makbul bir şefaatçi en metin bir nokta-i istinad en kısa bir tarîk-ı hakikat en makbul bir dua-yı manevî en kerametli bir vesile-i makasıd en yüksek bir haslet en safi bir ubudiyet: İhlâstır.” (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, s. 159)


En başta cümleye başlar başlanmaz “pot” kırılıyor. “Âhiret kardeşlerim” ifadesini sadece “Kardeşlerim” diye yazıyor. Halbuki “âhiret” kardeşliği ile “dünya” kardeşliği arasındaki fark pek azimdir, yani çok büyüktür. Asla birbirinin yerini tutamaz. Ve Bediüzzaman “Ey” hitabı ile başlıyor. Fakat Necip Fazıl bu hitap ifadesini de kaldırıyor.


İkinci olarak; “Kur’ân hizmetinde” diye değiştirdiği “hizmet-i Kur’âniyede” ifadesinin; “Kur’ân’a ait olan hizmet”, “Kur’ân’ın hizmeti”, “Kur’ân namına yapılan her türlü İslamî hizmetler” ve daha bir çok anlamı vardır. Necip Fazıl bu geniş anlamı “Kur’ân hizmeti” diyerek daraltmıştır.


Üçüncü olarak; Bediüzzaman “Bilirsiniz ve biliniz” der. Necip Fazıl bu ifadeyi “Şüphesiz ki bilirsiniz, ayrıca da biliriz” diyerek cümlenin tahrifine sebep olmuştur. Bediüzzaman’ın ifadelerinde özne “siz” iken; Necip Fazıl, özneyi “siz” ve “biz” yapmıştır. Bu cümlelerin birbirleri ile herhangi bir münasebeti bulunmamaktadır. Cümlelerde hitap edilen özneler bile değişmiş ve anlam tağyire, yani değişime uğramıştır.


Dördüncü olarak; Bediüzzaman “hususan uhrevî hizmetlerde” der. Burayı Necip Fazıl, “hususiyetle uhrevî gayeden” şeklinde değiştirmiştir. Burada geçen “hizmet” ile “gaye” aynı anlama gelmez. Bediüzzaman “hizmet” diyor, Necip Fazıl “gaye” diyerek anlamı değiştirmiş oluyor.


Beşinci olarak; “en metin bir nokta-i istinad” cümlesini, “en sağlam dayanak noktası” olarak değiştirmiştir. Bu cümle şerh ve izah edilmesi gereken çok mühim, yani önemli bir yerdir. Bu konu ile ilgili birkaç örnek vermek yerinde olacaktır. Nurlardan izahlar ile ele alalım. Şöyle ki;


“…tevhid yolunda her şey Kadîr-i Zülcelal’e intisap ve istinad ettiğinden bir karınca bir Firavun’u, bir sinek bir Nemrut’u, bir mikrop bir cebbarı mağlup ettikleri gibi; tırnak gibi bir çekirdek, dağ gibi bir ağacı omuzunda taşıyarak o ağacın bütün âlât ve cihazatının menşei ve mahzeni bir tezgâh olmakla beraber, her bir zerre dahi yüz bin sanatlarda ve tarzlarda bulunan cisimleri ve suretleri teşkil etmek hizmetinde bulunmak olan hadsiz vazifeleri, o intisap ve istinad ile görebilir.” (Bediüzzaman Said Nursî, Şualar, s. 25)


“Her bir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der. Sert olan taş ve toprağı deler, geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona musahhar olur.” (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 6)


Birinci örnekte “karınca”, “sinek”, “mikrop” ve ikinci örnekte de “nebat” yani bitkiler, “ağaç”lar ve “otlar”dan misal veriliyor. Şimdi de “Ene Bahsi”nden konuyla ilgili bir örnek verelim;


“…insanları, hattâ esbabı kendine ve nefsine kıyas edip onlara –kabul etmedikleri ve teberri ettikleri halde– birer firavunluk verir. İşte o vakit, Hâlık-ı Zülcelal’in evamirine karşı mübareze vaziyetini alır.” (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 543) Buradan da anlaşılacağı üzere firavun da “ene”sine istinad ederek Hâlık-ı Zülcelal olan Allah’a karşı çıkmak vaziyetine girmiştir.


Bu örnekten de anlaşılacağı üzere Risale-i Nur eserlerini daha iyi anlamanın yolu şerh ve izah metodu yoksa sadeleştirme değildir.


Altıncı olarak; “en kısa bir tarîk-ı hakikat” diye geçen yeri, “en kısa hakikat yolu” olarak değiştirmiş. Bediüzzaman burada ihlasın hakikate, doğruya ve gerçeğe götüren bir yol olduğunu ifade ederken; değiştirilen ifade ile anlam kaybı yaşanmıştır.


Yedinci olarak; “en makbul bir dua-yı manevî” ifadesi yerine “en makbul dua” denilmiştir. “Dua-yı manevî”deki anlamı sadece “dua” kelimesi tutar mı?


Sekizinci olarak; “en kerametli bir vesile-i makasıd” cümlesi yerine “en kerametli vesile” denilmiştir. “Makasıd” kelimesi alınmamıştır. Ve bir kelime ile anlamda müthiş bir anlam kaybı yaşanmıştır.


Dokuzuncu olarak; “en yüksek bir haslet” ifadesi “en yüksek fazilet” diye tağyir, yani değişime uğratılmış. “Haslet” ile “fazilet” aynı mıdır? “haslet”; huy, ahlâk, yaradılıştan olan her şey anlamlarına gelmektedir. “fazilet” ise değer, meziyet, iyilik; irfan, ilim ve iman itibariyle olan yüksek derece gibi anlamlara geliyor.


Onuncu olarak; “en safi bir ubudiyet: İhlastır.” cümlesi, “en saf kulluk tezahürü, ihlastadır.” diye anlam yıkımına maruz kalmıştır. “En safi bir ubudiyet”i biraz açıklayalım. “Safi” demek; katışıksız, temiz, duru demektir. İhlas; safi, katışıksız bir süte benziyor. Yani kısacası “safi” kelimesini “saf” kelimesi karşılayamaz. “Ubudiyet” ise; Allah’a kulluk etmek, Allah’ın emir ve yasaklarına uymak anlamlarına gelir. “Kulluk tezahürü” ise kulluğun ortaya veya meydana çıkması demektir. Asla birbirinin yerini tutamamaktadır. Ve en önemlisi de sondaki kelimedir. Bediüzzaman “İhlastır” diyor. Necip Fazıl ise “ihlastadır” diyor. Araya sadece “-ta” ekinin girmesi sonucu anlam tamamıyla değişmiş oluyor. Çünkü Üstad Bediüzzaman Hz. “İhlas”ın tanımını yaparken; Necip Fazıl ise “ihlastadır” diyerek, ihlasta bulunanları saymış oluyor. Aradaki farkı sadece bir defa bakmak ile bile anlayabiliriz.


Sâdece bir paragrafta bile “on tane” anlam kaybı yaşayan bir eser asla “sadeleştirilemez”. Risale-i Nur’un imanî mevzuları izahı nasıl kendine has ise üslûbu da kendine hastır. Bundan sonraki sadeleştirme örneklerinde sadece metinler verilip, kısaca nazarlar çekilip, takdir okuyuculara bırakılacaktır. Maksat ne okuyucu usansın, ne de yazan zihnen yorulsun. Her iki tarafta selamette kalsın.


“İhlası kazanmak ve korumak için, düsturlar şunlardır:

1- Her amelde Allah’ın rızası… Eğer O razı olsa da, bütün cihan küsse ne ehemmiyeti var? O razı olduktan sonra bütün halkın reddedişi tesirsizdir.” (Necip Fazıl Kısakürek, Bediüzzaman Said Nursî, s. 38)


“İhlası kazanmak ve muhafaza etmek ve manileri def’etmek için gelecek düsturlar rehberiniz olsun.


BİRİNCİ DÜSTURUNUZ


Amelinizde rıza-yı İlahî olmalı.


Eğer o razı olsa bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse bütün halk reddetse tesiri yok.” (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, s. 160)


Farkı görebiliyoruz değil mi? Bir başka örnek ile devam edelim. Şöyle ki;


“Bundan on sene evvel Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neşe alan iman ehlinin kuvvetli düşüncesi içinde, müthiş bir küfür fikrinin onu bozmak ve zehirlemek için desiseyle çalıştığını sezdim. – Eyvah, dedim; bu ejderha imanın erkânına ilişecek!.. O vakit bir âyetin, bedahet derecesinde kuvvetli bürhanını Arabi ibareyle yazdım. Fakat maattessüf o bürhan tesirini göstermedi. Dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem de kuvvet buldu. Nur topunu küfür ve inkar ehlinin başına vurup, ya aklını başına al da insan ol; yahut aklını başından çıkar, at ve hayvan ol!..” (Necip Fazıl Kısakürek, Bediüzzaman Said Nursî, s. 76)


“1338’de Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neşe alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessasane çalıştığını gördüm. Eyvah dedim, bu ejderha imanın erkânına ilişecek! O vakit, şu âyet-i kerîme bedahet derecesinde vücud ve vahdaniyeti ifham ettiği cihetle ondan istimdad edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur’an-ı Hakîm’den alınan kuvvetli bir bürhanı, Arabî risalesinde yazdım. Ankara’da, Yeni Gün Matbaasında tabettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nadir olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel bir surette o kuvvetli bürhan tesirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf etti hem kuvvet buldu. Bilmecburiye, o bürhanı Türkçe olarak bir derece beyan edeceğim. O bürhanın bazı parçaları, bazı risalelerde tam izah edildiğinden burada icmalen yazılacaktır. Sair risalelerde inkısam etmiş olan müteaddid bürhanlar, bu bürhanda kısmen ittihat ediyor; her biri bunun bir cüzü hükmüne geçiyor.” (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, s. 177)


Görüldüğü üzere olan cümleler alınmamış, tayyedilmiş yani geçilmiş. Olmayan cümleler de eklenmiş. Şimdi bir başka sadeleştirme girişimine bakalım. Vereceğimiz alıntılar da Faruk Beşer’in kendi kitabına Risale-i Nur’dan sözde alıntı yapması sonucu ortaya çıkan sadeleştirmeler olacaktır. Şöyle ki;


“Şimdi acaba, yirmi üç saatini şu kısacık dünya hayatı için harcayan ve o uzun ve ebedi hayat için ise bir tek saatini bile ayırmayan bir insanın zararı ne kadardır, nefsine ne kadar zulmetmiş olur, ne kadar akılsızca hareket eder, düşünebiliyor musunuz?” (Faruk Beşer, Namazı Dosdoğru Kılmak, s. 113)


Orijinal haline bakalım;


“Acaba yirmi üç saatini şu kısacık hayat-ı dünyeviyeye sarf eden ve o uzun hayat-ı ebediyeye bir tek saatini sarf etmeyen; ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar hilaf-ı akıl hareket eder. Zira bin adamın iştirak ettiği bir piyango kumarına yarı malını vermek, akıl kabul ederse halbuki kazanç ihtimali binde birdir. Sonra yirmi dörtten bir malını, yüzde doksan dokuz ihtimal ile kazancı musaddak bir hazine-i ebediyeye vermemek; ne kadar hilaf-ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü, kendini âkıl zanneden adam anlamaz mı?” (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 21)


Burada zahiren az değişim olsa da hakikatte büyük anlam kayıpları yaşanmıştır. En basitinden “Zira bin adamın iştirak ettiği bir piyango kumarına yarı malını vermek, akıl kabul ederse halbuki kazanç ihtimali binde birdir. Sonra yirmi dörtten bir malını, yüzde doksan dokuz ihtimal ile kazancı musaddak bir hazine-i ebediyeye vermemek; ne kadar hilaf-ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü, kendini âkıl zanneden adam anlamaz mı?” cümlesi yerine “düşünebiliyor musunuz?” ifadesi ile paragrafın anlam zenginliği ve genişliği kaybedilmiştir. Bediüzzaman Hazretleri’nin “Onlar ne hal ile yazılmış ise öyle kalması lâzım geliyordu. Sonradan tashih ve tanzim etmeye me'zun değiliz!” (Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, s. 488) demesi ile bu cümlenin bir alt paragrafında belirttiği; “…soğuk tasannu karışmadan, hararet ve halâvet-i asliyesini muhafaza etmek niyetiyle kendi halinde bırakılmış.” (Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, s. 488) diyerek belirttiği husus tam da yukarıdaki cümlede anlam bulmaktadır.


Şimdi sizlere soruyorum Faruk Beşer’in bu şekil bir değişim yapmaya hakkı var mıdır? Bediüzzaman’ın bile “me'zun değiliz!” dediği bir hakkı, bu insanlar nereden buluyorlar? Kimden izin alıyorlar?


Alıntı yaptığımız paragrafta Beşer, “şimdi”, “bile ayırmayan”, “bir insanın”, “düşünebiliyor musunuz?” kelimelerini neye binaen metne aldığı ise bilinmemektedir. Risale-i Nur’un veciz cümlelerin arasına ekleme yapmaya ne gerek vardır? Diğer kelimeleri de sadeleştirerek alması Bediüzzaman’ın tabiriyle, “soğuk tasannu”ya neden olmaktadır. Yani soğuk bir yapmacıklık ve samimiyetten uzak bir harekettir. Başka izahı olamaz. Faruk Beşer’den bir alıntı daha yapıp bir sonraki yazar ile devam edelim. Şöyle ki;


“Üstat daha sonra da şöyle söylemişti:

İmandan sonra en mühim vazife namazdır. Namaz kılmayan haindir. Hainin hükmü ise reddedilmesidir.” (Faruk Beşer, Namazı Dosdoğru Kılmak, s. 118)


Burada da cümlenin değiştiğini görüyoruz. Orijinaline bakalım;


“Kâinatta en yüksek hakikat imandır. İmandan sonra namazdır. Namaz kılmayan haindir. Hainin hükmü merduddur.” (Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 701)


Faruk Beşer’in değişiklik yaparak aldığı cümle birçok yönü hatalı bir cümledir. Şöyle ki;


“Kâinatta en yüksek hakikat imandır.” denilmeden geçilmiştir. Bu hem burada geçen ulvi yani yüksek hakikata bir hürmetsizlik hem de müellife bir saygısızlıktır. Sözün başını sonunu kırpar isek oradaki mânâyı tam olarak anlayabilir miyiz?


“En yüksek hakikat” tabiri yerine ise “en mühim vazife” tabirini kullanmıştır. Bu cümleler birbirini tutmamaktadır. Ne “yüksek” kelimesinin yerini “mühim” kelimesi tutabilir, ne de “hakikat” kelimesinin yerini “vazife” kesilmesi tutabilir!


“Hainin hükmü ise reddedilmesidir” diye değiştirdiği cümlenin aslı ise “Hainin hükmü merduddur” şeklindedir. Birçok anlamından sadece birini almak, anlamı daraltmaktır. “Merdud” kelimesini önce bir anlayalım.


Sadece bir anlamı “reddetmek” olan bu kelimenin diğer anlamları ise şunlardır: Kabul edilmemiş, geri döndürülmüş, kovulmuş. Mesela konumuza bakan bir Hadîs-i Şerîf şöyledir; “Namaz dinin direğidir” (Beyhakî, Şuabu’l-İman, 3/83; Deylemi, Müsned, 2/404; Tirmîzî, Îmân, 8; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/132-7321) Yani bir insan dinin direği namazdan geçemez ise “geri döndürülür”, “kabul edilmez”, ve Rabbinin huzurundan “kovulmuş” olur. Bu şekilde ve daha geniş bir şekilde ele alınıp şerh ve izah edilmesi gerekmektedir. Sadeleştirme adı altında yapılan çalışmalar tahrife sebep olmaktadır.


Bir başka ele alacağımız yazar olan Mehmet Akar’ın yaptığı sadeleştirme örneklerine bir bakalım;


“İman, Allah’ın insanın kalbinde yarattığı bir nurdur ki, dinin temel esaslarını gereği gibi bilmekten ve ayrıntıları kabul etmekten doğar.” (Mehmet Akar, Sema ve Nur, s. 18)


Bir de bu cümlenin aslına bakalım;


“İman, Sa’d-ı Taftazanî’nin tefsirine göre: ‘Cenab-ı Hakk’ın istediği kulunun kalbine, cüz-i ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur.’ denilmiştir.” (Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü’l-İ’caz, s. 42)


Aradaki farkı ve yapılan değişim sonrası anlam kaybını görebiliyoruz değil mi? Her tarafı kırpılmış, sanki bahardaki koyunlara çevrilmiştir.


Bir diğer cümleye bakalım;


“Evet, kainatta hiçbir şuur sahibi, kainatın zerreleri kadar şahidi olan yaratıcıyı inkar edemez. Etse, kainat onu yalanlayacağı için susar, lakayt kalır.” (Mehmet Akar, Sema ve Nur, s. 18)


Bir de aslına bakalım;


“Evet kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahitleri bulunan Hâlık-ı Zülcelal’i inkâr edemez. Etse bütün kâinat onu tekzip edeceği için susar, lâkayt kalır.” (Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası – 1, s. 203)


En basitinden “Hâlık-ı Zülcelal” yerine “yaratıcı” demesi bile; sadeleştirmenin anlam kaybına, dilimizi ne kadar yozlaştırdığına ve zengin kelime hazinemizi dar bir kalıba solmaya çalıştığına bakıyor; kör olmayanlara hakkı gösteriyor.


Şimdi de sadeleştirme yolu ile yapılan bir diğer tahrif çalışmasına bakalım. En çok göze çarpan ve bariz hataları ile meşhur olmuş, Ufuk Yayınları’nın bastığı ‘sarı renkli’ orijinalitesini içindeki cümleleri değiştirerek kaybettiği gibi, görünüşü ile de gösteren sadeleştirilmiş kitaplardan örnekler verelim. İlk örnek ile başlayalım;


“Kalbime; ‘Onu tebrik et. Her bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçiyor.’ mânâsı geldi.” (Ufuk Yayınları, 2. Lem’a, 2. Nükte, 3. Vecih)


Asıl orijinal nüshaya bakalım;


“Kalbime ihtar edildi: ‘Onu tebrik et. Her bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçiyor.’ Zaten o zat sabır içinde şükrediyordu.” (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, s. 10)

Şimdi bu alıntıların kıyaslaması ile ilgili Abdullah Başak’ın “Risale-i Nurlar’da Sadeleştirme Tahrifatı” kitabında geçen ifadelerini dinleyelim;


“Kalbime ihtar edildi” ile “Kalbime …. mânâsı geldi” aynı “mânâyı” aynı “şiddette” anlatan ifadeler mi? Hadîs-i Şerîfler de, Âyet-i Kerîmeler de Peygamber Efendimiz’in (asm) ağzından çıkıyor. Her ikisinin de aslı “vahiy”. Lakin; birisi “vahy-i zımni”, diğeri “vahy-i sarihi”… (Abdullah Başak, Risale-i Nurlar’da Sadeleştirme Tahrifatı, s.132)


Mezkur yani zikrettiğimiz “Risale-i Nurlar’da Sadeleştirme Tahrifatı” adlı eserdeki bir diğer mukayeseyi yani kıyaslamayı verelim;


“Aslı; “Eğer bela vereni buldunsa, safa-ender, atâ-ender beladır bil.” Sadeleştirme peşinde olan sahteciler ise şöyle demiş: “Eğer bela vereni buldunsa, safa, lütuf ve ihsan içinde beladır bil.”


“Bela vereni bulursan, safa da, ihsan da o belanın içindedir…” mânâsı nerede? Safa ve atânın içinde “bela” konulması nerede? Allah; ihsanının içinde bela mı veriyor?” (Abdullah Başak, Risale-i Nurlar’da Sadeleştirme Tahrifatı, s. 133)


Yapılan sadeleştirme teşebbüslerinde anlam kayıpları, hattâ anlamın tam aksi ile anlaşıldığı oluyor. Örneklerden de anlaşıldığı üzere.


Bu kadar sadeleştirme örnekleri yeterlidir sanırım. Bu yazımızda da ispat ve izaha çalıştığımız üzere “Risale-i Nur Sadeleştirilmez” bir “Kur’ân ve İman Hakikatleri Hazinesi” ve “İslam Kültür Külliyatı”dır.


Akla gelebilecek sorulardan birisine de kısaca cevap verelim. Peki Risale-i Nur eserlerini daha iyi nasıl anlayabiliriz? Bunun yolunu da bizzat Risale-i Nur’dan öğrenelim. Şöyle ki;


“Bu eserleri elde edip tamamını okursunuz. Okurken belki izah edilmesini isteyen kardeşlerimiz olacaktır. Fakat bu hususta arz edeyim ki üstadımız Bedîüzzaman, bir Nur talebesine Risale-i Nur’dan bazen okuyuvermek lütfunu bahşederken izah etmiyor, diyor ki: ‘Risale-i Nur, imanî meseleleri lüzumu derecesinde izah etmiş. Risale-i Nur’un hocası, Risale-i Nur’dur. Risale-i Nur, başkalarından ders almaya ihtiyaç bırakmıyor. Herkes istidadı nisbetinde kendi kendine istifade eder. Aklınız her bir meseleyi tam anlamasa da ruh, kalp ve vicdanınız hissesini alır. Ne kadar istifade etseniz büyük bir kazançtır.’


Okunan Türkçe veya Arapça bir risalenin izahı, başka bir risalede varsa onu getirip okuyor. Risale-i Nur’daki gayet ince nükteleri derk eden basîretli âlimler de der ki: Bir âlimin yüksek bir ilmi olabilir fakat Risale-i Nur’u cemaate okurken tafsilata girişip eski malûmatlarıyla açıklarsa bu izahatı, Risale-i Nur’un beyan ettiği, asrımızın fehmine uygun ve ihtiyacına tam cevap veren hakikatlerin anlaşılmasında ve tesiratında ve Risale-i Nur’un mahiyetinin derkine bir perde olabilir. Bunun için bazı lügatların manalarını söyleyerek aynen okumak daha müessir ve daha efdaldir.” (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 772) Buradan da izahın şeklinin nasıl olacağını anlamış oluyoruz.


Bir başka eserinde de Risale-i Nur eserlerinin şerh ve izahı noktası şu şekilde beyan edilmektedir;


“Evet Risaletü’n-Nur, size mükemmel bir me’haz olabilir. Ve ondan erkân-ı imaniyenin her birisine mesela, Kur’an’ın kelâmullah olduğuna ve i’cazî nüktelerine dair müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı bürhanlar cem’edilse ve hâkeza mükemmel bir izah ve bir hâşiye ve bir şerh olabilir.” (Bediüzzaman Said Nursî, Barla Lâhikası, s. 371) Demek ki aynı konuların bir araya getirilmesi sonucu “mükemmel bir izah ve bir hâşiye ve bir şerh olabilir”. Bunu okunan derslere de tatbik edebiliriz. Okuduğumuz konu ile ilgili Risale-i Nur eserlerinin çeşitli yerlerinde olan paragraf ve pasajları birlikte okuruz. Bu da bir şerh türüdür.


Bir de bu eserleri okuyup, kelimelerin anlamlarını ilk başlarda daha kavrayamadığı için üzülen kardeşlerimize Üstad Bediüzzaman Hz.nin verdiği bir misali vermek istiyorum; “Bu ehemmiyetli risalenin herkes her bir meselesini anlamaz. Fakat hissesiz de kalmaz. Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat eline girdiği miktar yeter. O bahçe yalnız onun için değil belki elleri uzun olanların hisseleri de var.” (Bediüzzaman Said Nursî, Şualar, s. 98) Mevzu bahis edilen eser Yedinci Şua Ayetü’l-Kübra eseri olduğu gibi umum Risale-i Nur Külliyatı da bu misaldeki hale şamildir. Biz elimiz yetişen Kur’ânî ve imanî hakikatleri koparıp, toplamalıyız. Elimizin yetişmedikleri elbette olacaktır. Onlar da elleri uzun olanlarındır. Ve unutulmaması gereken nokta ise şudur ki; ağacın altındaki elimizin yetiştiği meyveleri toplayıp daha da azmederek devam eder isek üsttekilere de elimiz yetişecektir zamanla inşaAllah. Nitekim Barla Lâhikası eserinde Üstad Bediüzzaman Hz.nin dediği gibi; “Herkes her risalenin her meselesini anlamasına muhtaç değil. Ne kadar anlarsa kâfidir.” (Bediüzzaman Said Nursî, Barla Lâhikası, s. 345) Elde ettiğimiz miktarı daha da okuyarak ziyadeleştirmeye çalışmalıyız.


Risale-i Nur eserlerinin üslûbu ile ilgili Üstad Bediüzzaman Hazretleri şöyle demektedir; “Kur’an’ın bir nevi tefsiri olan Sözler’deki hüner ve zarafet ve meziyet kimsenin değil; belki muntazam, güzel hakaik-i Kur’aniyenin mübarek kametlerine yakışacak mevzun, muntazam üslup libasları, kimsenin ihtiyar ve şuuruyla biçilmez ve kesilmez. Belki onların vücududur ki öyle ister ve bir dest-i gaybîdir ki o kamete göre keser, biçer, giydirir. Biz ise içinde bir tercüman, bir hizmetkârız.” (Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, s. 383) Sözler’den kasıt bütün Risale-i Nur eserleridir. Ve burada vurgu yapıldığı üzere Kur’ân hakikatlerinin mübarek kametlerine yakışacak şekilde ölçülü ve nizamlı üslûb elbiseleri giydirilmiştir. Ve bu sayede Kur’ânî kelimelere de aşina olup, Kur’ân-ı Kerîm’i bizzat kendi kelime zenginliğinden istifade ile öğrenmemizi sağlamaktadır. Bizi Kur’ân-ı Kerîm’in uçsuz bucaksız okyanusuna daldırarak bizzat inciyi yerinde gösteriyor.


Risale-i Nur eserlerini normal bir eser olarak görenler, Risale-i Nur’un da sadeleştirilebileceğini zannediyorlar. Halbuki içerdiği Kur’ân ve Îmân hakikatlerinde bakın nasıl en ufak bir değişiklik anlamı nasıl bozuyor. Bizzat cümleye bakalım; “…ifadelerim başkasına benzemiyor. Bir harfin ve bazen bir noktanın yanlışıyla bir mesele değişir, mana bozulur.” (Bediüzzaman Said Nursî, Şualar, s. 486) Üstad Bediüzzaman’ın tabiri ile “ifadelerim başkasına benzemiyor.” Nasıl benzemediğini de devamından anlıyoruz; “Bir harfin ve bazen bir noktanın yanlışıyla bir mesele değişir, mana bozulur.” Değil kelimenin yerine başka kelime koymak, değil cümlenin yapısını değiştirmek; bir harfin, bir noktanın yerinin değişmesi ile mesele değişir, mânâsı bozulur. Böyle bir eser için mevzu bahis edilen sadeleştirmeyi halen savunmak bu ifadeleri görmemezlikten gelmektir.


Risale-i Nur eserlerinin diğer ilimlere ve eserlere benzemediğini, onlar gibi okunmaması gerektiğini de şuradan öğreniyoruz; “Risale-i Nur’un gıda ve taam hükmündeki hakikatlerinden hem akıl hem kalp hem ruh hem nefis hem his, hisselerini alabilir. Yoksa yalnız akıl cüz’î bir hisse alır, ötekiler gıdasız kalabilirler.

Risale-i Nur, sair ilimler ve kitaplar gibi okunmamalı. Çünkü ondaki iman-ı tahkikî ilimleri, başka ilimlere ve maariflere benzemez. Akıldan başka çok letaif-i insaniyenin kut ve nurlarıdır.” (Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası – 1, s. 65) Alıntı yaptığımız cümlenin başında da geçtiği üzere Risale-i Nur eserlerinin gıda ve taam yani yemek hükmünde olduğunu dedikten sonra “hem akıl hem kalp hem ruh hem nefis hem his, hisselerini alabilirler” diyerek geniş kapsamlı bir eser ile karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Yani sadece aklın istifade edip diğer latifelerin istifade etmediği bir eser yok ki karşımızda sadeleştirme yaparak eser anlaşılsın. Sadece akıl ile değil; aynı zamanda kalbin de ruhun da nefsin de hislerin de ayrı ayrı hisselerini aldığı bir eser külliyatıdır: Risale-i Nur.

Bediüzzaman Hazretleri, ağdalı bir dil kullanmak için veya süslü bir şekilde konuyu anlatmak için bu tabirleri kullanmamıştır. Aksine gerekli olanı yapmıştır. Her ilmin bir terminolojisi olduğu gibi Kur’ân ve Îmân hakikatlerinin de terminolojisini bize öğretmektedir. Bunu bilmeyen kimseler Bediüzzaman Hz.nin ağdalı bir dil kullanmak için veya lafza mânâdan daha fazla önem verdiği için böyle yazdığını zannetmektedirler. Ve bu nedenle sadeleştirmeyi normal görmektedirler. Muhâkemat adlı eserinde bu konuya değinerek bakalım ne diyor; “Lafız-perestlik nasıl bir hastalıktır; öyle de suret-perestlik ve üslup-perestlik ve teşbih-perestlik ve hayal-perestlik ve kafiye-perestlik şimdi filcümle, ileride ifrat ile tam bir hastalık ve manayı kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır. Hattâ bir nükte-i zarafet için veya kafiyenin hatırı için çok edib edepte edepsizlik etmeye şimdiden başlamışlardır.” (Bediüzzaman Said Nursî, Muhâkemat, s. 88) Derin ve ulvi anlamlar barındıran bu alıntımızın başında geçen kelimeyi anlar isek konu ile bağdaştırmış olacağız. “Lafız-perestlik: Kelimenin mânâsından çok, sözlerine önem veren ve kelimenin dış şekliyle çok meşgul olan kimse.” (Abdullah Yeğin, Yeni Lügat, Lâfız-perest maddesi) Evet Bediüzzaman Hz. bunu “hastalık” olarak nitelendirmiştir. Ve mânâyı lafza feda etmemiştir. Bu konuya vakıf olmayanlar için değinmek istedim.


Bir diğer noktaya değinelim. Dilini bahane ederek sadeleştirme taraftarı olanların buraya dikkat etmesi gerekir. Ehl-i ihtisas olan alanında uzman kişilerin beyanına göre “Dil, düşüncenin evidir.” Fikir inşasının tuğlası, kerpici, ana malzemesi kelimelerdir. “Anlaşılmıyor” gerekçesi ile bir çok kelime ve ıstılahlar devre dışı bırakıldığı zaman, tefekkür sahası daralır ve dimağ harmanı küçülür. Kıyılmış, doğranmış kelimelerle ciddi tefekkür olmaz; tefekkür derinliğine asla ulaşılamaz. Halbuki Risale-i Nur mesleğinin temel esaslarından birisi de tefekkürdür. Ve unutmamak gerektir ki; bir ilimde derinleşmenin ilk yolu, o ilmin ıstılahlarını öğrenmektir. İlmi tabirler ve ıstılahlar ise sadeleştirilemez. Onları oldukları gibi öğrenmek gerekir. Ve Risale-i Nur eserleri okunarak da İslamî ıstılahlar ve kelimeler günlük hayatın içinde canlı tutulur ve yaşanılır bir hale gelmektedir. Sadeleştirme ise bu noktaya da zarar verir, dilde yaşanan erozyonu hızlandırır.


Son noktaya değinecek olursak, o da Risale-i Nur’un sahip olduğu “Üslûb-u âlîye”dir. Yani; Üstün ve yüksek ifade tarzı, ifadenin yüksek ve nezih olanıdır. Risale-i Nur eserleri de “üslûb-u âlîye” üzerine tesis edilmiştir. Sadeleştirme bu “üslûb-u âlîye”yi değiştirmek ve hafife almak hükmüne geçer. O ölçülü, nizamlı üslub elbiseleri bozulunca kalp, ruh, sır, nefis ve diğer latifeler hissesiz kalır. Akıl da tam mânâsıyla tatmin olamaz. Çünkü sadeleştirme; kelamın câmiiyetini (genişliğini, kapsamlılığını), lisanın selasetine (dilin anlatıştaki kolaylığına, rahatlığına ve açık, kolay, akıcı, âhenkli ifadelerine), nazmın cezaletine (sıralı ve düzenli olan kelimelerin güzellik ve büyüklüğüne), anlamın belağatine (düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesine) büyük zarar verir. O ruhu öldürür ve o latifliği söndürür.


Bu çalışmamızın Dergah-ı İlahi’de kabulünü Cenab-ı Rabbü’l-Alemin’den niyaz ve Kur’ân İman hakikatlerini okumaya ve anlamaya bir teşvik olmasını temenni eder, kalplerin elinde olduğu Allah’tan kalbimizi dini üzerine sabit kılmasını isterim.

Vesselâm.


Selam ve dua ile.

Nurani Müdafa

Yazar: Abdulkadir Çelebioğlu


Son Yazılar

Hepsini Gör

コメント


bottom of page