top of page
  • Abdulkadir Çelebioğlu

ÜSTÂD BEDİÜZZAMAN'IN TEKFİRE BAKIŞI

Güncelleme tarihi: 20 Eyl 2022

Günümüz Müslümanları içerisinde, mü’mini mü’mine kırdıranların kullandıkları bir silah da tekfirdir. Tekfir yani “birisine’ kâfir’ deme, kâfirliğine hükmetme.” (Bkz. Abdullah Yeğin, Yeni Lügat, s. 1016, tekfir maddesi) Öncelikle unutulmaması gerekir ki, Selef-i Salihin yani Sahabe – Tabiin ve Tebe-i Tabiin Radıyallahu Anhum Ecmain’in hiçbirisi Müslüman bir şahsı kastederek tekfir etmemişlerdir. Günümüzde çıkan bazı franksiyonlar maalesef “Selef”in adını kullanarak tekfire cüret etmektedirler. Küçük bir mesele değil, azim bir cinayete sebebiyet veren bu fiile bir de Sahabe mesleğini takip eden Allâme-i Asır, Asrın Müceddidi Üstâd Bediüzzaman Hazretleri nazarı ile bakmak gerektiği kanaati hâsıl oldu. Bakalım tekfir konusunda Asrın İmâmı Bediüzzaman ne diyor, diye araştırma yapmaya karar verdim. Konu ile ilgili mektuplarını ve Risale-i Nur’da geçen müteferrik yerleri cem’ etmeyi münasip gördüm.


Öncelikle Üstâd Bediüzzaman Hazretleri’nin tekfir konusuna dair müstakil bir mektubu ile başlayalım;


«Aziz Sıddık Kardeşlerim,

Bir ehemmiyetsiz mes’eleyi size beyan etmek için bir ihtar aldım. Şöyle ki: Gizli düşmanlarımızın telkinatıyla benim aleyhimde hatır ve hayale gelmeyen propaganda yapılmış. Mahkameye ve makam-ı iddiayı şaşırtıyorlar. Meselâ, birisi şudur: Müslüman memurları aleyhime çevirmek desisesiyle derler ‘Said bize dinsiz der’ Hattâ savcının doksan hatasını gösteren cetvelde, otuz altıncı hatayı resmen mahkemeye okudu. Buna karşı bir iki yerde ve mahkemede bir defa kısaca cevap verildiği halde, yine o propaganda kimseyi kandırmadığı ve akim kalmakla beraber devam ediyor. Şimdi buna karşı derim:

Evvelen: Ben fıtratında ziyade şefkat itibariyle, eskiden beri sair âlimlere nisbeten mümkün olduğu kadar tekfirden çekindiğimi beni tanıyan bilir.

Saniyen: Mezheb-i Hanefîde çok maddelere küfür denildiği halde, Mezheb-i Şafiîde, o günahlara küfür denmez. Günah-ı kebire denilir. Eğersarih küfürü görse, o vakit hüküm eder. Ben Şafiî iken, yine te’vili mümkün olsa hüküm etmekten çekinirim. Çünkü, tekfir bana çok ağır geliyor.

Salisen: Benim sarfettiğim zındık ve dinsiz kelimelerini gizli ve şahsen tanımadığım ve kırk seneden beri, bu millete, iman ve İslâmiyet aleyhinde çalışmalarımı bildiğim kökü Avrupa’da bir komite efradına diyorum. Bana zulüm edenlerin çoğunu, masumların hatırı için hakkımı onlara helâl ediyorum. Yalnız bazan hiddet ettiğim vakit, ehl-i dalâlet derim. Yâni harekâtında dalâlet ve zulme ve fıska düşer. Yoksa küfre düşer demek değildir.

Rabian: Gayr-i muayyen ve şahısları ve isimleri zikredilmeyen insanlara dair, fena sıfatlar için, ‘Böyle yapan münafıktır, veya dinsizliğe yardım eder veya kâfir olur’ denilse, hattâ gıybet dahi sayılmaz. Ve Kur’ân-ı Hakimde böyle mübhem şahıslar hakkındaki şiddetli tabiratı gibi bir tabirolduğu halde, savcı o tabiratı kendine muayyen şahıslara alsa, kendi kendini tekfir eder. Bana ilişmesi bütün bütün kanunsuzdur.

Said Nursî» (Son Şahitler, c. 2, Mehmet Kayıhan Hatıralarından)


Burada da görüleceği üzere Üstâd Bediüzzaman Hazretleri’ne “tekfir çok ağır geliyor” ve hiçbir mü’mini tekfir edip, küfür yaftası vurmamaktadır. Bir hadîs-i şerîflerinde Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz şöyle buyurmuşlardır;

“Herhangi bir kimse, din kardeşine ‘Ey kafir!’ derse, bu tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre döner. Eğer o kimse dediği gibi ise ne ala. Aksi takdirde sözü kendi aleyhine döner.” (Müslim, 1/319)


Tekfire yeltenenlerin, kendilerine dayanak gördüğü bir husus ise şudur; ‘Küfür ameli işledikleri için kâfir olurlar. Bu nedenle biz tekfir ediyoruz.’


Bu husus ile ilgili şu açıklama çok yerindedir; “Bazen kelâm küfür görünür fakat sahibi kâfir olamaz.” (Lem’alar, s. 274) Aynen böyledir. Bu husus cezbe halinde iken müvazene dahilinde görünmeyen bir kısım şathiyeleri söyleyen kişilere şamildir. Söylediği kelâm zahire bakılırsa küfür görünüyor ama o sözü söyleyen kişi kâfir olmuyor. Buna İslâm tarihinden birçok örnek vermek mümkündür.


Risale-i Nur Külliyatı’nda geçen bir diğer düstur akla geliyor; “…herbir müslümanın herbir sıfatı müslüman olması lâzım olmadığı gibi, herbir kâfirin dahi bütün sıfat ve sanatları kâfir olmak lâzım gelmez.” (Münâzarât, s. 32) Günümüzde de bunu gözlemlemek mümkündür. Mesela Üstâd Bediüzzaman Hazretleri, “Yalan, bir lafz-ı kâfirdir” (Sözler, s. 711) demektedir. Ama her yalan söyleyen kâfir olmaz. Aynı şekilde İşârâtü’l-İ‘câz eserinde de “Kizb, küfrün esasıdır.” (İşârâtü’l-İ‘câz, s. 82) şeklinde ibare geçmektedir. Yalan, küfrün esası olmakla birlikte her yalan söyleyene kâfir diyebilir miyiz? Elbette diyemeyiz. Aynen bunun gibi de kâfir olan bir kişi dürüst olabilir. Çünkü kâfir olan birisinin “bütün sıfat ve sanatları kâfir olmak lâzım gelmez.”


Konuyla ilgili Sünuhat eserinde Üstâd Bediüzzaman Hazretleri şöyle demektedir;

«Meselâ, demiş: “Bu şey küfürdür.” Yâni o sıfat îmândan neş’et etmemiş, o sıfat kâfiredir. O haysiyet ile “O zât küfür etti” denilir. Fakat mevsufu ise; mâsume ve îmândan neş’et ettikleri gibi, îmânın tereşşuhatına da hâize olan başka masume evsafâ mâlik olduğundan, “O zât kâfirdir.” denilmez. İllâ ki, o sıfat küfürden neş’et ettiği yakînen biline. Zira başka sebepten de neş’et edebilir. Sıfatın delâletinde “şekk” var. Îmânın vücudunda da “yakîn” var. Şekk ise yakînin hükmünü izâle etmez.

Tekfire çabuk cür’et edenler düşünsünler!» (Sünuhat Tüluhat İşârat, s. 17)


Demek ki, bir mü’ minde, imandan kaynaklanmayan belki cehaletten, sefahatten yahut daha başka bir kaynaktan beslenen sıfatlar bulunabilir. Bu sıfatlara “kâfire” tabir ediliyor. Yine o mü’minin, imanından kaynaklanan birçok da mâsum sıfatı bulunuyor. İşte bu sıfatlar, o zâta kâfir dememize mâni. Onun dilinden küfrü icap eden bir söz çıkmışsa, yahut o mü’min, imandan kaynaklanmayan ve ancak kâfirlere yakışacak fiiller işlemişse, yukarıda verilen ölçüye göre, bunların küfürden doğduğunu, yâni o adamın küfür niyetiyle bunları yaptığını kesinlikle bilmedikçe kendisine kâfir diyemeyiz. “Sıfatın delâletinde şekk var.” cümlesi kesin hüküm vermemizi engelliyor.


Yâni yaptığı işin, söylediği sözün, taşıdığı sıfatın onun kâfir olduğuna delil olması şüpheli. Bunları küfür kastıyla yaptığını kesin olarak bilemiyoruz. Ama kendisinin mü’min olduğunu biliyoruz. Kendisinden sorsak, ‘Ben mü’minim, Müslümanım’ diyecektir.


Buna göre imanın delâletinde yakîn var, kesinlik var, katiyet var. Ama küfrün varlığında şek, yâni şüphe var, zan var, tahmin var. Biz kesin bilgimizi, şüphe ile iptal edemeyiz ve o adama kâfir diyemeyiz.

Müslüman bir kimsenin yalan söylemesi konusu ile ilgili bir rivayet şöyledir;

Ebu’d-Derda ile Resulullah (a.s.m) arasında şöyle bir konuşma geçer:

– Ebu’d-Derda: Yâ Resulallah! Mümin hırsızlık yapar mı?

– Resulullah (a.s.m): Evet, bazen olabilir.

– Ebu’d-Derda: Peki, mü’min zina edebilir mi?

– Resulullah (a.s.m): Ebu’d-Derda hoşlanmazsa da “Evet!”.

– Ebu’d-Derda: Peki, mümin yalan söyler mi?

– Resulullah (a.s.m): “Yalanı ancak iman etmeyen kimse uydurur.” (Kenzu’l-Ummal, Hadîs No: 8994)

Rivayetin son kısmında geçen “Yalanı ancak iman etmeyen kimse uydurur.” hadîsi ile “Yalan, bir lafz-ı kâfirdir” sözü, görüldüğü üzere tam bir mutabakat içindedir.


Bir başka misal verelim;

«Rivayette var ki: “Âhir zamanın dehşetli bir şahsı, sabah kalkar; alnında هٰذَا كَافِرyazılmış bulunur.”

اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ‌

Bunun tevili şudur ki: O Süfyan, kendi başına Frenklerin serpuşunu koyup herkese de giydirir. Fakat cebir ve kanun ile tamim ettiğinden o serpuş dahi secdeye gittiği için inşâallah ihtida eder, daha herkes –yalnız istemeyerek– onu giymekle kâfir olmaz.» (Şualar, s. 583)


Bu yeri daha iyi anlamak için şu ifadeler ile birlikte meseleye bakmak gerekiyor;

«Üç mahkemede ondan beraet kazandığımız ve kırk sene evvel bir hadîsin hârika tevilini beyan ederken, cin ve insin şeyhülislâmı Zembilli Ali Efendi’nin “Şapkayı şaka ile dahi başa koymaya hiçbir cevaz yok.” demesiyle beraber bütün şeyhülislâmlar ve bütün ulema-i İslâm cevazına müsaade etmedikleri halde, avam-ı ehl-i iman onu giymeye mecbur olduğu zaman, o büyük allâmelerin adem-i müsaadeleri ile onlar tehlikede yani ya dinini bırakmak ya isyan etmek vaziyetinde iken, kırk sene evvel Beşinci Şuâ’nın bir fıkrası: “Şapka başa gelecek, secdeye gitme diyecek. Fakat baştaki iman o şapkayı da secdeye getirecek, inşâallah Müslüman edecek.” demesiyle avam-ı ehl-i imanı hem isyan ve ihtilalden hem ihtiyarıyla imanını ve dinini bırakmaktan kurtardığı ve hiçbir kanun münzevilere böyle şeyleri teklif etmediği ve yirmi senede altı hükûmet beni onu giymeye mecbur etmediği ve bütün memurlar dairelerinde ve kadınlar ve çocuklar ve camidekiler ve ekser köylüler onu giymeye mecbur olmadıkları ve şimdi resmen askerin başından kalktığı ve örme ve bere çok vilayetlerde yasak olmadığı halde hem benim hem kardeşlerimin bir sebeb-i ittihamımız gösterilmiş. Acaba dünyada hiçbir kanun, hiçbir maslahat, hiçbir usûl bu pek manasız ittihamı bir suç sayabilir mi?” (Şualar, s. 385)


Bu iki yeri birlikte ele alınca konu daha iyi anlaşılacaktır. Şapka meselesi ile ilgili cin ve insin şeyhülislâmı Zembilli Ali Efendi’nin “Şapkayı şaka ile dahi başa koymaya hiçbir cevaz yok.” diyor. Ama Üstâd Bediüzzaman Hazretleri, meseleyi farklı bir boyuttan alıyor ve şöyle diyor; “…cebir ve kanun ile tamim ettiğinden o serpuş dahi secdeye gittiği için inşâallah ihtida eder, daha herkes –yalnız istemeyerek– onu giymekle kâfir olmaz.” Tabirleri dikkatle okuyunca “cebir” yani “zoraki ve kuvvet kullanarak” geldiğinden dolayı ve bunu da “kanun” olarak yürürlüğe sürenlerin bulunduğu dönemde; “Şapka başa gelecek, secdeye gitme diyecek. Fakat baştaki iman o şapkayı da secdeye getirecek, inşâallah Müslüman edecek.” demesi çok ehemmiyetlidir. Bu tavrı ile Üstâd Bediüzzaman Hazretleri “avam-ı ehl-i imanı hem isyan ve ihtilalden hem ihtiyarıyla imanını ve dinini bırakmaktan kurtar”maya vesile olmuştur.


Eğer ki bu şekilde tavır göstermemiş olsa idi hem ehl-i imanın avam yani halk tabakasını, sıradan insanlarını, bilgili olmayan kesimi isyan ve ihtilal çıkarmalarına sebebiyet vermiş olacaktı.


Şapka ve küfür konusu ile ilgili İşârâtü’l-İ‘câz eserinde şöyle bir soru cevap da dikkat çekmektedir;


«Sual: Küfür, kalbe ait bir sıfattır. Kalpte o sıfat bulunmadığı takdirde, zünnar bağlanmasından veya ona kıyas edilen şapkanın giyilmesinden ne için küfür hasıl olsun?


Cevap: Gizli olan umûra, şeriat emarelere göre hükmeder. Hattâ illet olmayan esbab-ı zahirîyi, illet yerine kabul eder. Binaenaleyh itmam-ı rükûya mani olan bir kısım zünnarların bağlanması ve secdenin ikmaline mani olan bazı şapkaların giyilmesi, ubudiyetten istiğna ve küfre teşebbüh etmeye emarelerdir. Gizli olan o sıfat-ı küfriyenin yok olduğuna kat’iyetle hükmedilemediğinden bu gibi emarelere göre hükmedilir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, s. 67)


Burada geçen “…şeriat emarelere göre hükmeder. Hattâ illet olmayan esbab-ı zahirîyi, illet yerine kabul eder.” cümlesi üzerinde durmak gerekir. . (Bu cümlenin izahına dair alıntılar şu linkten alınmıştır : https://sorularlarisale.com/seriat-emarelere-gore-hukmeder-hatta-illet-olmayan-esbab-i-zahiriyeyi-illet-yerine-kabul-eder-bu-cumleyi-aciklar-misiniz)


Şöyle ki;


İslam zahire göre hükmeder. Yani bir kişinin inanç kimliği ancak ifade ve tavırlarından tespit edilebilir. İnsanın iç ve kalp dünyasındaki hedef ve niyet, Allah ile kul arasındadır. Bu sebeple bir insanın zahir ifade ve tavırlarında küfrü gerektiren bir hal varsa, zahiren ve hukuki açıdan bu kişi küfürde kabul edilir.


Belki iç dünyasında ve niyetinde öyle bir hal yoktur. Yani iç dünyasında Müslüman, dış dünyasında küfür içinde olabilir. İç dünyası bize gaybi ve meçhul olmasından dolayı biz onunla mesul olmayız. O, Allah ile kul arasında olan bir durumdur. Günümüzde niyet ve kalp noktasından Müslümanken, zahiri hal ve ifade noktasından küfürde olan çok insan vardır. Bu da cehaletten ileri geliyor.


İlm-i kelam kaynaklarında insanların iman noktasından tasnifleri yapılmıştır. İmanın rüknü ve sıhhati kalp ile tasdik, dil ile ikrardır. Kalp ile tasdik asıl rükün iken, dil ile ikrar tali bir rükündür. Kişi bu rükünlerden sadece kalp ile tasdiki yerine getirse, dil ile ikrarı yerine getirmese, dünyada hükmü kafir, ahiretteki hükmü ise mümindir diyen alimler olmuştur. Bu noktadan bakacak olursak, böyle insanlar hakikatte mümin sayılırlar. Ama hal ve tavırlarına dikkat etmedikleri için, büyük bir harama ve günaha da girmiş olurlar.


Bunun aksini söyleyen Ehl-i sünnet alimleri de vardır. Dil ile ikrar mazeretsiz terk edilir ise, kişi küfre düşer. Mazeret Hazreti Ammar (r.a)’in ölüm tehlikesini ve işkenceyi bertaraf etmek için kalben değil, sadece dilinden hubel demesi gibidir. Hazreti Ammar (r.a)’in bu hali bir özürdür. Kişi özürsüz ve mazeretsiz olarak küfrü gerektiren lafız ve hallere düşerse, imanı gider. İslam alimleri cehaleti mazeret olarak kabul etmiyorlar.


Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, İslam hukukunda hükümler zahire göre verilir. Yani hukuk delil ve işaretlere göre hareket eder; insanın niyet ve iç yapısına göre hareket etmez. Bir insan hakikat noktasında masum iken, zahiren ve görünüşte deliller ve işaretler aleyhinde bulunsa, bu kişi hukuk açısından suçlu sayılır. Zira hukuk kalbe değil, ele bakar. Yani insanın hakiki haline değil, zahiri haline göre hüküm verir. Zaten insanların hakiki halini Allah’tan başka da kimse bilemez. Bu yüzdendir ki, bazen adil bir mahkemede hakikat noktasında haksız, zahiren haklı hükümler çıkabiliyor.


İllet, bir şeyin hakiki sebebine denir. Yani hakikat-i haline illet denilir. Zahiri sebepler ise, bir şeyin hakiki illeti olamazlar. Mesela elmanın zahiri sebebi ağaç iken, hakiki sebebi Allah’ın kudretidir. Burada zahiri sebebi illet yerine koymak şirktir. Yani elmayı ağaç yapıyor demek şirk olur. Ama aynı tabir ve hüküm insanların hukuk davasında tersinedir. Yani zahiri sebep hukukta hakiki illet olurken, hakiki illet sebep gibidir. Burada itibar olunan zahiri sebeplerdir. Zira insanlar hakiki illeti göremez, ancak zahiri sebepleri görebilir ve hüküm ve kararını da buna göre verebilir.


Meselâ bir insan profesyonel bir şekilde cinayet işleyip başka birisinin üstüne suçu atacak şekilde plan yapsa, deliller ve işaretler başka masum birisini gösterse; zahiri sebepler açısından suçlu masum insan iken, illet yani hakiki sebep noktasından suçlu gerçek katil olan adamdır. Katil adamı affedip masum adamı hapse atmak zahiri deliller açısından normal iken, illet bakımından deliller ile masum bir insanı hapse atıp katili serbest bırakmak da zulümdür. Yalnız hakim hakiki illete muttali olamadığı için, ona bir günah yazılmaz. Şu var ki; hakim, olması gereken tetkik ve tahkiki yapmak zorundadır. Aksi takdirde mesul olur.


İşte bunun gibi, bir kişinin Müslüman ve mümin olduğunu ancak zahiri halinden anlarız, niyet ve kalbi bize meçhuldür. Kalben mü’min olan birisi zahiren kafir görünse, biz ona kafir deriz. Zahiren mümin ama kalben kafir olsa, biz ona mümin demek zorundayız. Biz hükmü, illete göre değil, zahiri sebebe göre veririz. İllete, yani hakiki hale göre hüküm vermek, sadece kalpleri bilen Allah’a mahsustur.

“…Binaenaleyh itmam-ı rükûa mani olan bir kısım zünnarların bağlanması ve secdenin ikmaline mani olan bazı şapkaların giyilmesi, ubudiyetten istiğna ve küfre teşebbüh etmeye emarelerdir…” cümlesine göre insanların kalbine bakmaksızın giyim kuşamlarına göre kâfir gibi nitelemek İslâmiyet’e münafi değil midir? Ve “Ameller niyetlere göredir.” hadîs-i şerîfi ile çelişkili değil midir? şeklinde bir soru akla gelirse şu cevabı veririz; (Verilen cevap bir kısmı düzenlenerek şu linkten alınmıştır : https://sorularlarisale.com/seriat-emarelere-gore-hukmeder-hatta-illet-olmayan-esbab-i-zahiriyeyi-illet-yerine-kabul-eder-bu-cumleyi-aciklar-misiniz)


İslam inancında hayati bir tehlike söz konusu değilse, kalpteki imanın ifade edilmesi ve gösterilmesi farz kılınmıştır. İnanç açısından insanlar ancak bu cihetle birbirlerini tanıyabilirler. Ve hukuk sistemi de buna göre işler. Yoksa kimse kimsenin kalbindeki inancı görüp bilemezdi ve kim Müslüman kim değil belli olmazdı.


Bu belirsizliğin giderilebilmesi ancak semboller ile mümkündür. Semboller içteki görünmeyen alemin dışa aktarılması ve gösterilmesi ve manaların lafız şeklinde belirmesidir. Semboller insanlar arasında iletişimi sağlayan temel unsurlardır. Semboller olmadan hayat felç olur.


Her inanç grubu kendi değerlerini kendi kimliğini kendi hüviyetini oluştururlar ve bunu da semboller üzerinden ifade ederler. Bu yüzden semboller temsil ettiği inançlar kadar gerçek ve önemlidirler.


Mesela sarık, takke, ezan, tesettür, Cuma, sakal vesaire Müslümanların inanç sembolleri iken zünnar, haç, vaftiz, kilise, çan gibi semboller de Hristiyanların sembolüdür. Zünnar, “Hristiyan rahiplerinin veya puta tapanların, papazların bellerine bağladıkları örme kuşak. (Rükûa mâni olduğu için kuşanılması İslâmiyette küfür alâmeti sayılmıştır.)” (Bkz. Abdullah Yeğin, Yeni Lügat, s. 1112, zünnar maddesi)


Etek, bluz, kadınların simgesel giysileridir; pantolon, ceket ise erkeklerin simgesel giysileridir. Kadının erkek erkeğin de kadın gibi giyinmesi sembolik ve simgesel açıdan ters bir durumdur ve toplum bunu kabul etmez.


Papazın sarık cübbe giymesi nasıl Hristiyan inancına aykırı ise, bir Müslümanın da papaz gibi giyinmesi İslam inancına aykırı bir durum olur. Bir Müslümanın “Benim kalbim temiz” deyip İslam inancından farklı bir sembole bürünmesi İslam’a aykırıdır.


Nötr ve insani simgeler ise, her inanç grubunda normal kabul edilir. Ve her insanın bu simgeleri kullanması helal ve caiz olan bir durumdur. Mesela inanç simgesi içermeyen pantolon, ceket, gömlek, ayakkabı gibi şeyleri kullanmak ve tüketmek (pantolon, ceket, ayakkabı tüketilmez. anlatım bozukluğuna yol açmış. Kullanmak sözcüğü burada kifayet eder.) normaldir ve onları kullanmakta herhangi bir sorun yoktur.


Yunan bayrağını, ‘İ’lâ-yı Kelimetullahın bayrağı olan (Hilal yıldız Bayrağı)’(Asar-ı Bediiyye, s. 681) indirerek Ankara’nın göbeğinde göndere çeksek simgesel açıdan bu bir egemenlik sorunudur. Demek simge ve semboller en az can, namus ve vatan kadar önemlidir. Bu nedenledir ki sarık konusunda Üstâd Bediüzzaman Hazretleri, “Bu sarık bu başla beraber çıkar!” (Emirdağ Lâhikası 2, s. 19) demiştir.


Üstâd Bediüzzaman Hazretleri’nin bir “iddia” ve o iddiaya verdiği “cevab” tam da konumuza bakmaktadır. Şöyle ki;

«İddiacı demiş: Said’in gizli düşmanı yok. Ve onu zehirleyen yok. Ve zındık namını verdiği ve kırk seneden beri Said onların ehl-i iman hakkındaki ifsadatına karşı Kur’an’ın hakikatları ile mukabele ettiği bir komite yoktur. Belki onu tazyik eden bir kısım memurlara zındık ve münafık diyor.


C: İddiacının bu ittihamı, hem kaç vecihle hata ve yalan hem bîçare ve aldanmış ve vazife itibariyle Said’i hapis veya tazib etmiş bir kısım müslüman ve ehl-i iman memurlara, o münafık ve zındık tabirini vermek büyük bir cinayettir. Ve bu dindar milleti bir tahkir ve ittihamdır ki, Said mükerrer demiş: O vazifeperver müslümanlar Nurlara zarar vermeyen ve istifade eden adliye memurları beni i’damla mahkûm etseler, hakkımı onlara helâl ederim deyip, mümkün olduğu kadar musalahakârane onların vazifelerine dokunacak harekâttan çekinen bir münzevi ve garib adam hakkında bu ittiham büyük bir günah ve bir iftiradır. Halbuki Said’i bilenler bilirler ki, mümkün olduğu kadar tekfirden çekinir. Hattâ sarih küfrü bir adamdan görse de, yine tevile çalışır. Onu tekfir etmez. Her vakit hüsn-ü zan ile hareket ettiği halde ona bu ittihamı yapan elbette kendisi o ittiham ile tam müttehemdir.» (Şualar, s. 422-423)


Burada geçen şu cümle mühimdir; “Said’i bilenler bilirler ki, mümkün olduğu kadar tekfirden çekinir. Hattâ sarih küfrü bir adamdan görse de, yine tevile çalışır. Onu tekfir etmez.” Bu cümleyi Mektubat’ta geçen şu cümle ile birlikte anlamak yerinde olacaktır; “Zulümde, fıskta, kebairde birer menhus lezzet-i şeytaniye bulunabilir. Fakat imansızlıkta hiçbir cihet-i lezzet yok. Elem içinde elemdir, zulmet içinde zulmettir, azap içinde azaptır.” (Mektubat, s. 63)


Hiçbir cihetle içinde lezzet olmayan, elem içinde elem, zulmet içinde zulmet, azap içinde azap olan imansızlık ile insanları damgalayıp, yaftalayanların kulakları çınlasın!



Bir Gayr-ı Münteşir mektupta da Üstâd Bediüzzaman şöyle demektedir; «...benim eskiden beri mesleğim hüsn-ü zandır. Değil tekfir, belki mümkün olduğu kadar Müslümanları tekfir vartalarından kaçmışım.

Hattâ mezheb-i Hanefî'de sebeb-i küfür gösterilen çok maddeler, mezheb-i Şafiî'de yalnız kebâir sayıldığı cihetle ben hüsn-ü zan etmeye mezhebimce mükellefim. Hanefî ulemâsından mezhebce daha ziyâde tekfirden çekiniyorum. Hususî ve muayyen tam sarîh küfür görünmezse, kâfir diyemeyiz.» (Gayr-ı Münteşir Mektuplar, Cilt - 2, Denizli Gayr-ı Münteşir, s. 1071)


Tekfir meselesi ile ilgili siyasî tarafgirlerden de şu örneği vermektedir Üstâd Bediüzzaman Hazretleri;

«Bir zaman, bu garazkârane tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki: Mütedeyyin bir ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhalif bir âlim-i salihi, tekfir derecesinde tezyif etti. Ve kendi fikrinde olan bir münafığı, hürmetkârane medhetti. İşte siyasetin bu fena neticelerinden ürktüm

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ‌

dedim, o zamandan beri hayat-ı siyasiyeden çekildim.» (Mektubat, s. 267)


“Mütedeyyin bir ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhalif bir âlim-i salihi, tekfir derecesinde tezyif etti.” cümlesinden de anlaşılacağı üzere siyasî tarfgirliğin bu derece vahim neticeleri vardır. Dindar olan bir âlim, kendi siyasî fikrinde olmayan sâlih bir âlimi, küfre girmiş ve imansız olmuşçasına zayıf göstermeye çalışıyor. Allah bu hallerden muhafaza eylesin. Üstâd Bediüzzaman Hazretleri, bir başka eserinde ise aynı mânâyı ifade ederken; “….mübarek bir âlim takip ettiği cereyanın tarafgirlik damarı ile salih ve büyük bir âlimi onun fikrine muhalif olmasından tekfir derecesinde tahkir edip kendi fikrine muvafık meşhur ve mütecaviz bir münafığı gayet medh ü sena etti.” (Tarihçe-i Hayat, s. 522) demektedir.


Bir diğer konu; Ehl-i dalalet ve bid’at fırkalarından bir kısım zâtlardan iki ismi misal vererek mukayese yapmaktadır.


«Ehl-i dalalet ve bid’at fırkalarından bir kısım zatlar, ümmet nazarında makbul oluyorlar. Aynen onlar gibi zatlar var, zahirî hiçbir fark yokken ümmet reddediyor. Bunda hayret ediyordum.


Mesela, Mutezile mezhebinde Zemahşerî gibi İtizal’de en mutaassıp bir fert olduğu halde, muhakkikîn-i Ehl-i Sünnet, onun o şedit itirazatına karşı onu tekfir ve tadlil etmiyorlar, belki bir râh-ı necat onun için arıyorlar. Zemahşerî’nin derece-i şiddetinden çok aşağı Ebu Ali Cübbaî gibi Mutezile imamlarını, merdud ve matrud sayıyorlar.» (Mektubat, s. 453)


Keşşaf Tefsîri’nin sahibi “Zemahşerî”nin eserleri, ehl-i sünnet medreselerde yüzyıllar boyu ders kitabı olup, okunagelmiştir. Zemahşerî için Üstâd Bediüzzaman Hazretleri şöyle diyor; “...muhakkikîn-i Ehl-i Sünnet, onun o şedit itirazatına karşı onu tekfir ve tadlil etmiyorlar, belki bir râh-ı necat onun için arıyorlar.” Buradan aynı zamanda “muhakkikîn-i Ehl-i Sünnet”in ehl-i bid’a bir mezhep olan Mu’tezile’nin “en mutaassıp” bir savunucusunu bile tekfir etmediğini görmek mümkündür.


Tekfir etmenin şer’î hükmü ile ilgili Risale-i Nur Külliyatı’nda şu ifadeler geçmektedir;

«Madem zemmetmemek ve tekfir etmemekte bir emr-i şer’î yok fakat zemde ve tekfirde hükm-ü şer’î var. Zem ve tekfir, eğer haksız olsa büyük zararı var; eğer haklı ise hiç hayır ve sevap yok. Çünkü tekfire ve zemme müstahak hadsizdir. Fakat zemmetmemek, tekfir etmemekte hiçbir hükm-ü şer’î yok, hiç zararı da yok.» (Emirdağ Lâhikası 1, s. 205)


Burada geçen ilk cümlede; “…zemmetmemek ve tekfir etmemekte bir emr-i şer’î yok fakat zemde ve tekfirde hükm-ü şer’î var.” denilmektedir. Hiçbir âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfte ‘insanları zemmedin, tekfir edin’ diye bir şer’î, dini emir yoktur. Fakat insanları zemmetmek ve tekfir etmekte ise şer’î hüküm vardır. Bunu da yine Bediüzzaman Hazretleri şu şekilde ifade etmektedir; “Zem ve tekfir, eğer haksız olsa büyük zararı var; eğer haklı ise hiç hayır ve sevap yok.” Zem yani “kötülemek, yermek, ayıplamak”ta (Bkz. Abdullah Yeğin, Yeni Lügat, s. 1101, zemm maddesi) ve insanların küfrüne hükmedip, onlara kâfir demek olan “tekfir”de, eğer o haksız olsa büyük bir zararı vardır. Eğer o kişi zemmedilmeyi ve tekfir edilmeyi hak eden birisi ise, bizim onu zemmetmemiz ve tekfir etmemizde hiç hayır ve sevap yoktur. Hükm-ü şer’îden kasıt hadîs-i şerîfte buyurulan; “Herhangi bir kimse, din kardeşine ‘Ey kafir!’ derse, bu tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre döner. Eğer o kimse dediği gibi ise ne ala. Aksi takdirde sözü kendi aleyhine döner.” (Müslim, 1/319) hükmüdür. Bu ve benzeri hadîs-i şerîfler, mü’minleri tekfir etmeme noktasına parmak basmaktadır.


Bediüzzaman Hazretleri, son olarak da konuyu şu şekilde bağlıyor; “Çünkü tekfire ve zemme müstahak hadsizdir. Fakat zemmetmemek, tekfir etmemekte hiçbir hükm-ü şer’î yok, hiç zararı da yok.” Tekfir ve zemm edilmeyi hak eden kişiler hadsizdir. Fakat insanları kötülemek, yermek, ayıplamak ve kâfir damgası ile yaftalayıp tekfir etmekte şer’î bir hüküm olmadığı gibi zarar da yoktur.


Maide Sûresi 44. Âyet-i Kerîmede geçen

وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا اَنْزَلَ اللّٰهُ

Yani “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” (Kur’ân-ı Kerîm, Diyanet İşleri Meâli – Yeni, Mâide Sûresi, 44. Âyet-i Kerîme Meâli) âyeti ile ilgili Üstâd Bediüzzaman Hazretleri şu şekilde bir değerlendirme yapmaktadır;


«Maatteessüf sû-i tesadüf ile hükûmete itiraz edenlerden ehl-i ifrat ve ehl-i tefrite rast geldim. Ehl-i ifratın bir kısmı, Arab’dan sonra İslâmiyet’in kıvamı olan Etrak’i tadlil ediyorlardı. Hattâ bir kısmı o derece tecavüz etti ki, ehl-i kanunu tekfir ederdi. Otuz sene evvel olan kanun-u esasîyi ve hürriyetin ilânını tekfire delil gösterdi,

وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا اَنْزَلَ اللّٰهُ

ilâ âhir hüccet ederdi. Bîçare bilmezdi ki:

مَنْ لَمْ يَحْكُمْ

Bimana

مَنْ لَمْ يُصَدِّقْ

dır.» (Münâzarât, s. 82)


Bu yeri “Allah’ın Hükmü İle Hükmetmeyenler” isimli yazımızda geniş bir şekilde ele alacağız inşâallah.


Genel olarak Üstâd Bediüzzaman Hazretleri’nin burada söylediği şudur; ‘Her kim hükmetmezse’, ‘Her kim tasdik etmezse’ mânâsındadır.


Tekfir edenlerin en çok suistimal ettiği âyetlerden birisi de bu âyet-i kerîmedir.


Sonuç olarak; Hayatını İslâmiyet Davası ve İman – Kur’ân Hizmeti üzere geçiren Üstâd Bediüzzaman Hazretleri kesinlikle tekfire karşıdır. Ve bunu bizzat Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerîflerden ders almıştır. Bediüzzaman Hazretleri’nin de dediği gibi; “Tekfire çabuk cür’et edenler düşünsünler!” (Bkz. Sünuhat, s. 17)


Selam ve dua ile.

Nurani Müdafa

Yazar: Abdulkadir Çelebioğlu


Son Yazılar

Hepsini Gör

留言


bottom of page