top of page
  • Abdulkadir Çelebioğlu

İFTİRALARIN ODAĞINDA NEDEN BEDİÜZZAMAN VAR?

Hakkında binlerce yüz binlerce yazılar, makaleler, tez çalışmaları ve kitaplar yazılan birisi var karşımızda. Bu kişi; Bediüzzaman Said Nursî.. Bediüzzaman Hazretleri yazdığı Risale-i Nur eserleri ile bütünleştiği için, iftiralar aynı zamanda Risale-i Nur eserlerini yapılmış olmaktadır. Allah’ın izni ve inayetiyle “Kur’ân okundukça O da okunacak” (İşârâtü’l- İ’caz, s. 228) tefsir eserlerinden birisi de Risale-i Nur’dur. Risale-i Nur’un ve onun müellifi Bediüzzaman’ın aleyhinde bulunanlar da, kıyamete kadar bitmeyecekleri anlaşılmaktadır. Bu iftiralara cevaplar ise kıyamete kadar verilmeye devam edecek ve zihinler karıştıranların yaptığı hatalar daima gün yüzüne çıkacaktır.


Evvela; Bu iftiralarda bulunan kimselere şu âyet-i kerîmenin meâlini hatırlatıyoruz: “Ey îman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Kur’ân-ı Kerîm, Hucûrat Sûresi, 6. Âyet-i Kerîme Meâli/Diyanet Vakfı Meâli) Âyet-i kerîmenin meâlinden de anlaşılacağı üzere, getirilen haberin “doğruluğunu araştır”mak gerekir. Aleyhte söylenen sözleri duyduğumuzda Kur’ân-ı Kerîm’in ifadesiyle (meâlen) “Eğer (iddianızda) doğru kimseler iseniz, delilinizi getirin!” (Kur’ân-ı Kerîm, Bakara Sûresi, 111. Âyet-i Kerîme Meâli/Hayrat Neşriyat Meâli) diyebilmeliyiz.


İkinci olarak; Söylenen şeyler bir kişinin “yapmadığı bir şey” yüzünden söylemiş ise, “iftira” ve “apaçık bir günah” olduğu unutulmamalıdır. Nitekim âyet-i kerîmede Cenab-ı Hak meâlen şöyle buyuruyor: “Mü’min erkeklere ve Mü’min kadınlara, yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler ise, bu takdirde gerçekten bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.” (Kur’ân-ı Kerîm, Ahzab Sûresi, 58. Âyet-i Kerîme Meâli/Hayrat Neşriyat Meâli)


Üçüncü olarak; hakkında konuştuğumuz kişinin Allah katındaki derecesini bilemeyiz. Ya hakkında atıp tuttuğunuz kişi, Allah katında derecesi yüksek biri ise? Ya “veli” veya “salih kullar”dan birisi ise? O halde söyleyeceklerimiz bizim aleyhimize olmaz mı? Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen şöyle buyurmuyor mu: “Dikkat edin! Şübhesiz, Allah’ın veli (kul)larına hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun (da) olmayacaklardır.” (Kur’ân-ı Kerîm, Yunus Sûresi, 62. Âyet-i Kerîme Meâli/Hayrat Neşriyat Meâli) Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen “O [Allah] bütün salih kullarını görüp gözetir.” (Kur’ân-ı Kerîm, A’râf Sûresi, 196. Âyet-i Kerîme Meâli/ Diyanet Vakfı Meâli) buyurulurken, biz neden hakkıyla konuyu araştırmadan iftira atıyor veya bu iftiralara alet oluyoruz? Allah’ın “îman eden[lerin] velisi” (Kur’ân-ı Kerîm, Bakara Sûresi, 257. Âyet-i Kerîme Meâli/Elmalılı Meâli Orijinal) olduğunu bildiğimiz halde, neden böyle bir vaziyete düşüyoruz?


Bir hadîs-i kudsî de Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselam, Allahu Teâla’nın Celle Celâluhu‘nun şöyle dediğini belirtmektedir; “Her kim Benim veli kullarımdan birine düşmanlık ederse, şüphesiz Ben ona harp ilan ederim” (Buhârî, Rikak, 38) Bu hadîs-i kudsî’deki tehdide karşı kendimizi düzeltmeliyiz. Söylediklerimize dikkat etmeliyiz. Düşmanlık etmemize sebep olan şeyleri bulmadı ve çalışmalıyız. “Çünkü insan, bilmediği ve yetişmediği şeye düşmandır.” (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 51)


Üstad Bediüzzaman’ın fikrini anlayamayan ve düşüncelerini tam anlamıyla bilemeyen kişilerin olur olmaz şeyler demeleri nazara alınmamalıdır. Ama insanların akıllarında soru işaret iyi kalmaması için iddia ve iftiralara ilmi yeterliliği olanlar, ilmi cevaplar vermişlerdir. Bizim ise bu yazıdaki asıl gayemiz Bediüzzaman’ın gâyesi, amacı, dâvâsı, hedefi, programı ve hayatı ile ilgili kesitleri sunarak aleyhinde bir şeyler duyunca evhama kapılmamaya vesile olmaktır. Bu âlim ve mücâhidi tanıdıkça, onun aleyhinde olanların maksadlarını daha iyi anlayacaksınız. Gereksiz ve lüzumsuz olan iddia ve iftiralara değinmeyeceğiz. Çünkü “Batılı iyice tasvir etmek, sâfi zihinleri idlâldir.” (Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 691) Konuyla ilgili şu tespitler yerindedir: “Menfîlikleri öğrenerek mücadele edeceğim gibi saf bir niyetle başlayıp menfî şeylerle meşgul ola ola dinî bağları ve dinî salabet ve sadakati eski haline nazaran gevşemiş olanlar olmuştur. Risale-i Nur, nuru yerleştirerek zulmeti izale ediyor; yok ediyor. İyiyi öğreterek, fenayı fark ve tefrik ettiriyor ve vazgeçiriyor. Hakikati ders vermekle, bâtıldan kurtarıyor ve bâtıldan mahfuz kılıyor.” (Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 692) İşte Risale-i Nur’un tarzı böyledir. Bizde bu yazımızı Bediüzzaman’ın ve Risale-i Nur’un tarzı ile kaleme almaya çalışacağız. “Fena şeylerle meşguliyet fena tesir eder. Fena iz bırakır.” (Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 691) düstûruna binâen çirkin şeyleri zikretmeden, hak ve hakikati göz önüne çıkaracağız inşâAllah.


Bediüzzaman’ın dâvâsı neydi? Gâye-i hayali neydi? Üzerine mesaisini harcadığı amaçları nelerdi? Niçin “iftiraların odağına” yerleştirildi? Ne yaptığı için bu kadar aleyhinde yazıldı, çizildi? Nasıl bir cürüm işledi ki yirmi sekiz yıl boyunca zindanlarda, sürgünlerde eziyetler edildi?


1- Bediüzzaman’ın dâvâsı neydi?


Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam’ın şu hadîs-i şerîflerinde işaret ettiği hâle mazhar idi: “Benimle sizin durumunuzun örneği ateş yakan bir adamın örneğine benzer. Pervane ve kelebekler ateşe düşmeye başlayınca adam onları engellemeye çalışır. Ben de sizi kuşağınızdan tutup ateşten korumaya çalışıyorum ama siz elimden kaçıp gidiyorsunuz.” (Müslîm, Fedâil, 19; Ayrıca bkz. Buhârî, Rikak, 26; Tirmizî, Edeb, 82)


Üstad-ı Küll olan Fahr-i Âlem Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz’den bu dersi alan Bediüzzaman ise şöyle der: “Bana ‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış. Ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler! Dar görüşler!” (Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 629)


Ali Ulvi Kurucu’nun da ifade ettiği gibi;

“Bir azm, eğer iman dolu bir kalbe girerse

İnsan da o imandaki son sırra ererse

En azgın ölümler ona zincir vuramazlar

Volkan gibi coşkun akıyor durduramazlar…” (Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 8)


2- Üstâd Bediüzzaman’ın maksadı, hedefi ve programı neydi?

Fahr-i Kâinat Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in “Kim hidayete çağrıda bulunursa, kendisine tabi olanların sevapları kadar ona sevap verilecek ve tabi olanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmeyecektir” (İbn Mâce, Sünnet, 14) ve “Allah’a yemin ederim ki, senin irşadınla Allah’ın bir tek kişiye hidayet vermesi, senin kırmızı develere sahip olmandan” (Buhârî, Meğâzî, 39) -bir başka vesile ile ifade buyurdukları gibi- “üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha kıymetli ve daha hayırlıdır.” (Hudarî, Nuru’l-Yakîn, s. 255) hadîs-i şerîflerinde de ifade edilen en mühim mesele olan “hidayete vesile olmak” ve “iman kurtarmak meselesi”, Bediüzzaman’ın ana maksatlarından idi.


Nitekim Bediüzzaman, “Maksadımız; imanımızı kurtarmaktır, îmana hizmettir, Kur’ân’a hizmettir.” (Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü’l-İ’caz, s. 228) hakikatini bu hadis-i şeriflerden ders almıştır.


Ve Üstad Bediüzzaman “hedef ve programı”nın ne olduğunu ise şu şekilde dile getirmiştir; “Hedefimiz ve programımız evvelâ kendimizi, sonra milletimizi idam-ı ebedîden ve daimî, berzahî haps-i münferiden kurtarmak ve vatandaşlarımızı anarşilikten ve serserilikten muhafaza etmek ve iki hayatımızı imhaya vesile olan zındıkaya karşı Risale-i Nur’un çelik gibi hakikatleriyle kendimizi muhafazadır.” (Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 560)


3- Bediüzzaman’ın gâyesi neydi?


Gâyesinin ne olduğunu şu şekilde dile getirir: “Bir tek gayem vardır: O da mezara yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan bu vatanda Bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i İslâm’ın iman esaslarını zedeliyor. Halkı, bilhassa gençleri imansız yaparak kendisine bağlıyor. Ben bütün mevcudiyetimle bunlarla mücadele ederek gençleri ve Müslümanları imana davet ediyorum. Bu imansız kitleye karşı mücadele ediyorum. Bu mücahedem ile inşâallah Allah huzuruna girmek istiyorum, bütün faaliyetim budur. Beni bu gayemden alıkoyanlar da korkarım ki Bolşevikler olsun! Bu iman düşmanlarına karşı mücahede açan dindar kuvvetlerle el ele vermek, benim için mukaddes bir gayedir. Beni serbest bırakınız. El birliğiyle, komünistlikle zehirlenen gençlerin ıslahına ve memleketin imanına, Allah’ın birliğine hizmet edeyim.” (Bediüzzaman Said Nursî, Şuâlar, s. 498)


Ne muazzam bir îman! Ne kutlu bir dâvâ! Ne mübârek bir gaye! Evet, hayatının gâyesi buydu. “…gençleri ve Müslümanları îmana davet ediyorum” (Bediüzzaman Said Nursî, Şuâlar, s. 497) sözü bize “Yâ eyyuhellezîne âmenû âminû…” diye başlayan “Ey îman edenler!… îman edin.” (Kur’ân-ı Kerîm, Nîsa Sûresi, 136. Âyet-i Kerîme Meâli/Diyanet İşleri Meâli – Yeni) meâlindeki âyeti hâtıra getiriyor. Yani o îmanın hakkını vererek, sebat ile hakkıyla iman etmemiz belirtiyor.


4- Peki yirmi sekiz sene boyunca hapis, sürgün ve sıkıntılara düşmesine sebep neydi? Suçu neydi?


Suçunun ne olduğunu Avukat Abdurrahman Şeref Laç’ın mahkemedeki müdafaatından beraber dinleyelim:

“[Bediüzzaman] yalnız ‘Allah’ diyor ‘Kitap’ diyor ‘Resul’ diyor ve gençliğe ‘Dikkat!’ diyor. Der demez arkasından savcı –davayı açan savcı– yapışıyor.


— Gel buraya. Suç işledin! Diyor.” (Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 656)

Evet suçu bu!.. Allah, Kur’ân ve Resûl’ünün dâvâsına sahip çıkıp, gençleri îmansızlıktan kurtarmak için çalışmak. Ne kadar büyük bir suç değil mi? Ne kadar azim bir cürüm işlemiş?


5- Peki ne uğrunda çalıştı ve hangi konuda çaba sarf etti?


Çok uzun yazmadan, sadece bir cümle ile ifade edelim: “îla-yı Kelimetullah için çalıştı.”


Bu vazife hakkında bakın kendisi ne diyor: “Herbir mü’min îla-yı Kelimetullah ile mükelleftir.” (Bediüzzaman Said Nursî, Divan-ı Harb-i Örfî, s. 57)


Îla-yı kelimetullah nedir peki? Yani; “Allah kelâmının, İslamiyetin ulviyetini ve hakikatlarının kıymetini bildirmek. Kur’ân ve îman hakikatlerinin yayılmasına ve genelleştirilmesine çalışmak.” Kısacası, “Allah Teâlâ’nın ismini yüceltmek ve İslam dinini yaymak.” (Abdullah Yeğin, Yeni Lügat, ilgili madde)


Peki bir şeyden “mükellef” olduğumuza göre onu Kur’an emrediyor mu? Bunun cevabını da yine bir âyet-i kerîmenin meâlinden anlıyoruz: “O hâlde içinizden, hayra da’vet eden ve iyiliği emredip kötülükten men’ eden bir topluluk bulunsun! Ve işte kurtuluşa erenler, ancak onlardır.” (Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmrân Sûresi, 104. Âyet-i Kerîme Meâli/Hayrat Neşriyat Meâli)


İşte uğraştığı ve çaba sarf ettiği şeyi buydu.


6- Ömrünü nasıl ve ne şekilde geçirdi? Ona zulmedenler için ne dedi?


Cevabını da kendisinden dinleyelim: “Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı Harplerde bir cani gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men’edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım.” (Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 629) der ve devamında da şöyle devam eder: “İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felaket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum.” (Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 629)


Bir başka eserinde ise kendisine zulmedenler için şöyle der ve talebelerine bir tavsiyede bulunur: “Bizim vazifemiz onlar için yalnız hidayet temennisinden ibarettir. Bize eza ve cefa edenlere karşı, hiçbir talebemin kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini ve onlara mukabil Risale-i Nur’a sadakat ve sebatla çalışmalarını tavsiye ederim.” (Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası 2, s. 81)


Üstad Bediüzzaman hayatta iken kendisini tenkid edenlere bakın neler demişti; “Benim şahsıma olan tenkidini, itirazını başım üstüne kabul ediyorum. Sizler de o zatı ve onun gibileri münakaşaya ve münazaraya sevk etmeyiniz. Hattâ tecavüz edilse de beddua ile de mukabele etmeyiniz. Kim olursa olsun, madem imanı var, o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse mesleğimizce mukabele edemeyiz. Çünkü daha şiddetli düşmanlar ve yılanlar var. Elimizde nur var, topuz yok. Nur incitmez, ışığıyla okşar.” (Bediüzzaman Said Nursî, Kastamonu Lâhikası, s. 247)


Kur’anî bir düstûr ile hareket ettiğini görüyoruz. Kur’ân-ı Hakîm’de geçen “Mü’minler ancak kardeştirler” (Kur’ân-ı Kerîm, Hucûrat Sûresi, 10. Âyet-i Kerîme Meâli/Hayrat Neşriyat Meâli) meâlindeki âyetten feyiz alarak “Madem îmanı var, o noktada kardeşimizdir” (Kastamonu Lâhikası, s. 247) demesi de bunu göstermektedir.


7- Bediüzzaman’ın mesleğinin esası nedir? Allah’a vasıl olmaya vesile olacak yolu nasıl belirtmiştir?


Bununla ilgili olarak birçok yer geçmektedir. Kısaca bir iki yere değineceğiz. Öncelikle şu tabirleri dikkat çekicidir: “Kur’ân’dan istifâde ettiğim acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür târikı” (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 532) şeklinde dört basamakta, Cenab-ı Hakk’ın rızasına vasıl olma yolunu belirtmiştir.


Mesleğinin esasını ise şu şekilde dile getirir: “Risale-i Nur’un mesleği, nezihane ve nazikâne ve kavl-i leyyindir.” (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, s. 215)


Kur’ân-ı Kerîm’de geçen bu “kavl-i leyyin” ifadesi ise çok mühimdir. İlgili âyetin meâli ise şu şekildedir: “Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır, yahut korkar.” (Kuran-ı Kerim, Taha Suresi, 44. Âyet-i Kerîme Meâli/Diyanet İşleri Meali - Yeni)


Şimdi de Bediüzzaman Hazretleri’nin “Oğlum olsaydı böyle yetiştirirdim” (Necmeddin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman Said Nursî’yi Anlatıyor, c. 4, s. 456) diyerek iltifat ettiği Osman Yüksel Serdengeçti’nin “Said Nur ve Talebeleri” yazısındaki ifadelerine gelelim: “Bahtiyar bir ihtiyar var. Etrafı, sekiz yaşından seksen yaşına kadar bütün nesiller tarafından sarılmış. Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı… Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok! Hepsi bir şeye inanmış… Allah’a!.. Âlemlerin Rabb’i olan Allah’a… Onun ulu Peygamberine, onun büyük kitabına… Kur’an henüz yeni nâzil olmuş gibi, herkes aradığını bulmuş gibi bir hal var onlarda. Said Nur ve talebelerini seyrederken insan, kendini âdeta asr-ı saadette hissediyor. Yüzleri nur, içleri nur, dışları nur… Hepsi huzur içindeler. Temiz, ulvi, sonsuz bir şeye bağlanmak; her yerde hazır, nâzır olana, âlemlerin yaratıcısına bağlanmak, o yolda yürümek, o yolun kara sevdalısı olmak… Evet!.. Ne büyük saadet!


Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar. Gün görmüş bir ihtiyar. Üç devir: Meşrutiyet, İttihat ve Terakki, Cumhuriyet. Bu üç devir büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış! Yalnız bir adam var. O ayakta… Şark yaylalarından, güneşin doğduğu yerden İstanbul’a kadar gelen bir adam. İmanı, sıradağlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş. Allah demiş, Peygamber demiş, başka bir şey dememiş. Başı, Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur. Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş… Kayalar gibi çetin, müthiş bir irade… Şimşekler gibi bir zekâ… İşte Said Nur!.. Divan-ı Harpler, mahkemeler, ihtilaller, inkılablar… Onun için kurulan idam sehpaları… Sürgünler… Bu müthiş adamı, bu maneviyat adamını yolundan çevirememiş! O, bunlara imanından gelen sonsuz bir kuvvet ve cesaretle karşı koymuş. Kur’an-ı Kerîm’de ‘İnanıyorsanız muhakkak üstünsünüz.’ (Âl-i İmran suresi âyet 139) buyuruluyor. Bu Allah kelâmı, sanki Said Nur’da tecelli etmiş!” (Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 631; Osman Yüksel Serdengeçti, Mabedsiz Şehir, s. 159)


Üstad Bediüzzaman Hazretleri hakkında sahih, doğru ve ayrıntılı bilgiler almak için Tarihçe-i Hayat adlı eserine bakabilirsiniz. O’nun, İslâm uğrundaki çabasını, Kur’ân ve îman hakikatlerinin ortaya çıkmasındaki vesileliğini, bu Tarihçe-i Hayat eseri ışığında daha iyi anlayabilirsiniz.


Yaşadığı döneme, o dönemdeki olaylara ve yapılan inkılapları değinelim.


Türkiye’de, cumhuriyetin kuruluşundan önceki ilk anayasaya bakıyoruz. Yani 1921 Anayasası’na… Devletin dini ile ilgili Anayasa’nın ikinci maddesinde “Türkiye Devletinin dini, Din-i İslâm’dır [İslam dinidir]. Resmî lisanı Türkçedir.” (Prof. Dr. Suna Kili – Prof. Dr. A. Şeref Gözübüyük, Türk Anayasa Metinleri, s. 103) şeklinde geçer. 1924 Anayasası’nın 2. maddesi ise şöyledir: “Türkiye Devletinin dini, Din-i İslâm’dır; Resmî dili Türkçedir; makarrı [başşehri] Ankara şehridir.” (Prof. Dr. Suna Kili – Prof. Dr. A. Şeref Gözübüyük, Türk Anayasa Metinleri, s.111) Bu madde 1928 yılına kadar anayasada kalmıştır. 1928’de 1222 sayılı kanunla yapılan değişiklikle “Türkiye devletinin dini, Din-i İslâm’dır.” ibaresi kaldırılmıştır. 1937 yılındaki değişiklikle de “Türkiye Cumhuriyeti, laiktir” maddesi yer almıştır.


Görüldüğü üzere yavaş yavaş oluyor. Önce devletin dininin İslâm olduğu ibaresi kaldırılıyor. Sonra da onun yerine “laik”lik ibaresi geliyor.


Hafta sonu tatilini değişmesi ile ilgili kanuna bakalım. 20 Mayıs 1935 tarihinde 2739 sayıldığı ulusal bayramlar ve genel tatiller hakkında kanun ile 394 sayılı kanunun hafta tatilini Cuma olarak gören hükmü değiştirildi. Cuma günü tatili yerine hafta tatili Pazar gününe alındı. Bu tatil Cumartesi 13.00’den başlayarak ve Pazar günü de tam gün tatil olarak değişti. Daha sonra iki günün tamamını kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Cuma günü bizim yani Müslümanların bayramı olduğu için; Cuma Namazı kılınması, namaza hazırlıklar yapılması ve hayırlı işlerde geçirilmesine vesile olmak için Osmanlı Devleti boyunca da o gün tatil yapılmıştı.


Merhum Ârif Nihat Asya’nın dediği gibi;

“Bize bir nazar oldu, cumamız pazar oldu..

Ne olduysa hep bize azar, azar oldu..” (Ârif Nihat Asya, Bize Bir Nazar Oldu Şiiri)


Bir diğerine yani Türkçe ezan ve kametin yürürlüğe girmesine bakalım. Tarihlere dikkat edelim. 1932-1950 arası, tam 18 yıl “Türkçe ezan ve kamet dayatması” devam etmiştir. Türkçe ezan 1932 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı genelgesi ile yürürlüğe konulmuştur. Neden mi “dayatma” dedik? Devamını okuyunca sizde anlayacaksınız. 1932 yılından 1941 yılına kadar hukuksuz, kanunsuz ve yasal olmayan şekillerle “Arapça ezan ve kamet okuyanlara” zulmedildi. 1941 yılında yapılan değişiklik ile yasallaştırdı. Türk Ceza Kanununun 526 maddesi, “Arapça ezan ve kamet okuyanlar üç aya kadar hafif hapis veya on liradan iki yüz liraya kadar hafif para cezası ile cezalandırılırlar” hükmünü içeriyordu. “Hak ve özgürlük”lerin bulunduğu söylenen, “din ve vicdan hürriyeti var” denilen bir ülkede; sırf “Arapça ezan ve kamet okuduğu” gerekçesiyle ceza veriliyor. Ceza ise ya “üç aya kadar hapis” veya “on liradan iki yüz liraya kadar para” cezası şeklinde. Bu kanun 16 Haziran 1950’ye kadar yürürlükte kalıyor.


Diğerlerini tek tek ele almak yerine sadece tarihleri ile birlikte belirtelim.

Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924), İsviçre’den Medeni Kanunun Alınması (17 Şubat 1926), Almanya’dan Ticaret Kanunu’nun Alınması (10 Mayıs 1928), İtalya’dan Ceza Kanunu’nun Alınması (1 Temmuz 1928), Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması (3 Mart 1924), Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun Kabulü ile Laik Eğitime Geçiş (3 Mart 1924), Tekke-Zaviye ve Türbelerin Kapatılması (30 Kasım 1925), Anayasanın 26. Maddesi olan “TBMM’nin şer’î hükümleri yerine getireceği” hükmünün kaldırılması (10 Nisan 1928), Kur’ân harflerinin kaldırılıp yerine Latin harflerinin kabul edilmesi (1 Kasım 1928), Hicrî Takvimin Kullanılmasının kaldırılıp Miladî Takvimin Kabul Edilmesi (26 Aralık 1925), Kılık Kıyafet Kanunu’nun Kabulü (25 Kasım 1925) ve daha niceleri…


Böyle bir dönemde ülkemiz için “İslam memleketi olan bu vatan” (Bediüzzaman Said Nursî, Şuâlar, s. 497) ve “Burası İslâmiyet memleketidir, Yahudi memleketi değildir” (Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 89) diyerek; isabetli tespitlerde bulunan bir İslam mücahididir Bediüzzaman. Böyle diyerek “Devletin dini İslâm’dır” tabiri cebren anayasadan kaldırılsa da, milletin kalbinden kaldırılamayacağına işaret etmiştir.


Başlığımıza da tekrar bakar isek; “İftiraların Odağında Neden Bediüzzaman Var?” Çünkü böyle bir dönemde susmadı. “Hakkın hatırını kırmayacağım, hakikatı söyleyeceğim. Zira hakkın hatırı âlîdir; hiçbir hatıra feda edilmez. Kimin hatırı kırılırsa kırılsın; yalnız hak sağ olsun.” (Bediüzzaman Said Nursî, Bediüzzaman Cevap Veriyor, s. 140; Divan-ı Harb-i Örfî, s. 34) diyerek hak ve hakikati savundu. İşte bunun için, Bediüzzaman “İftiraların Odağında”dır.


Latin harflerinin kabul edildiği dönemde tepki olarak “Risale-i Nur zındıkaya karşı hakaik-i îmaniyeyi muhafazaya çalışması gibi bir bid’ata karşı da huruf ve hatt-ı Kur’ân’ı muhafaza etmek bir vazifesi” (Bediüzzaman Said Nursî, Kastamonu Lâhikası, s. 77) dir, diyerek “hatt-ı Kur’ân” olan “Kur’ân harfleri”ni savunmuş ve muhafazasına çalışmıştır. Diğer ulemanın karşı gelmek noktasında yetersiz kaldığı durumlarda Bediüzzaman Hazretleri dâvâsından bir adım geri dönmemiştir. İşte bunun için, Bediüzzaman “iftiraların odağında”dır. [Yalnız daha sonraki neslin bu Kur’ân ve îman hakikatlerinden mahrum kalmaması için ise “Risale-i Nur’un bir vazifesi; huruf-u Kur’âniyeyi muhafaza olduğundan yeni hurufa zaruret derecesinde inşâAllah müsaade olur.” (Bediüzzaman Said Nursî, Kastamonu Lâhikası, s. 210) demiştir.]


Türkçe ezana iltifat etmeyip, “Türkçe ezan gibi şeair-i İslamiyeye muhalif bidatlar” (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, s. 42) ın taraftarı olmadığı için, Bediüzzaman “iftiraların odağında”dır.


“Rus’un Başkumandanı kasden önünden üç defa geçtiği halde ayağa kalkmayan ve tenezzül etmeyen ve onun idam tehdidine karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza için ona başını eğmeyen; İstanbul’u istila eden İngiliz Başkumandanına ve onun vasıtasıyla fetva verenlere karşı, İslâmiyet şerefi için idam tehdidine beş para ehemmiyet vermeyen ve ‘Tükürün zalimlerin o hayâsız yüzüne!’ cümlesiyle ve matbuat lisanıyla karşılayan ve Mustafa Kemal’in elli mebus içinde hiddetine ehemmiyet vermeyip ‘Namaz kılmayan haindir!’ diyen ve Divan-ı Harb-i Örfînin dehşetli suallerine karşı “Şeriatın tek bir meselesine ruhumu feda etmeye hazırım!” deyip dalkavukluk etmeyen ve yirmi sekiz sene, gâvurlara benzememek için inzivayı ihtiyar eden bir İslâm fedaisi ve hakikat-i Kur’aniyenin fedakâr hizmetkârı” (Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 667) olduğu için, Bediüzzaman “iftiraların odağında”dır.


Her türlü ehl-i bid’at görüşlere karşı ehl-i sünnetin müdafiî olup, “Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap ve Kur’an-ı Mu’cizü’l- Beyan’ın muhkemat kalesine gir ve sünnet-i seniyeyi rehber yap, selâmeti bul!..” (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, s. 89) dediği için, Bediüzzaman “iftiraların odağında”dır.


Kılık Kıyafet Kanunu çıktığında; başından sarığını, sırtından cübbesini çıkarmamış. Sarığına ilişenlere “Bu sarık bu başla beraber çıkar!” (Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası 2, s. 19) diyen bir mücahid olduğu için, Bediüzzaman “iftiraların odağında”dır.


“Âlimler peygamberlerin varisleridir.” (Tirmizî, no: 2682; Ebû Dâvûd, no: 3641; İbn Mâce, no: 223) hadîs-i şerîflerinde mazhar olan Bediüzzaman, ilim ile mücahede eden bir âlim olduğu için “iftiraların odağında”dır.


“Allahu Teâlâ bu ümmet için her yüz senenin başında, dinlerini tecdid eden bir müceddid gönderir.” (Hakim, Müstedrek, 4:522; Münavî, Feyzü’l-Kadîr, 2:281, no: 1845) hadîs-i şerîfine mâsadak olan bir müceddid olduğu için, Bediüzzaman “iftiraların odağında”dır.


Günde doksan dakika kitap okumaya vakit bulamayanlar, neden doksan cilt eseri hafızasına alan Bediüzzaman’a karşıdırlar?

Hayatında İslâm dâvâsı için yirmi sekiz dakika bile sıkıntı çekmeyenler, yirmi sekiz sene boyunca hapis yatan İslâm mücahidi Üstad Bediüzzaman’a neden iftira atarlar?


Ömründe Kur’ân ve îman dâvâsı için yirmi üç saniye bile işkence çekmeyenlerin, yirmi üç defa zehirlenen müceddid-i zaman olan Bediüzzaman’a karşı bu hürmetsizliğin sebebi nedir?


Yazılacak ve söylenecek çok şey var. Bizler bir nümûnesini göstermeye çaba sarf ettik. Daha fazlasını öğrenmek isteyenlere Kur’ân ve îman hakikatleri olan yüz otuz eserden müteşekkil on dört ciltlik Risale-i Nur Külliyatı’nı okumalarını tavsiye ederiz. Cenab-ı Hak Celle Celalühu bizleri; Kendine layık kul, Habib-i Ekremi’ne Aleyhissalâtü Vesselam layık ümmet, Kur’ân-ı Azimüşşan’a hizmetkâr ve Kur’ân’ın bu asrın fehmine dersi olan Risale-i Nur eserlerinden müstefid eylesin. Âmîn.


Selam ve dua ile.

Nurani Müdafa

Yazar: Abdulkadir Çelebioğlu


Son Yazılar

Hepsini Gör

Comentarios


bottom of page